BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yine Almanya’dan

Yine Almanya’dan

Nürnberg şehrinden Schweinfurt’a uzanan yol, 110 km. Diyebilirim ki, ömrümün en güzel yolculuklarından birini bu iki şehir arasında yaptım. Üç şeritli rahat bir otobandan, bir yeşil cennetinde uçarcasına Schweinfurt şehrine vardık. Arabanın direksiyonunda, aziz dostum Hüseyin Keleş var.



Nürnberg şehrinden Schweinfurt’a uzanan yol, 110 km. Diyebilirim ki, ömrümün en güzel yolculuklarından birini bu iki şehir arasında yaptım. Üç şeritli rahat bir otobandan, bir yeşil cennetinde uçarcasına Schweinfurt şehrine vardık. Arabanın direksiyonunda, aziz dostum Hüseyin Keleş var. Saatte 140 km. hızla gidiyoruz. Çift yönlü otoban, çok bereketli bir yeşil kuşağına gömülmüş gibi. Sağımızda-solumuzda tarifi imkânsız bir yeşil bereketi. Bulut kümeleri gibi, deniz dalgaları gibi muhteşem bir yeşillik. Yol boyunca bir karışlık toprak parçası olsun görmedim. Ve aklıma yine her zamanki soru takıldı: “- Türkiye’den hiç mi bir yetkili, hiç mi bir belediye başkanı Avrupa’nın bu muhteşem yol manzaralarını gelip görmüyor? Biz neden şehirlerarası yollarımızın kenarlarına, beş yılda beş santim ancak büyüyen güdük ağaçlar dikiyoruz? Bu ağaçlarımız neden orada, burada, şurada tek başlarına oturup kalıyorlar? Batıdaki ağaçlar ise, neden böyle atılmış pamuk yığınları gibi, adeta üst üste yükselip gidiyor? Biz kendi çıplak dağlarımızı ve boz topraklarımızı ne zaman çiçeğin, çimenin, ağacın güzelliğiyle süsleyeceğiz? Yeşili ne zaman seveceğiz?” Türkiye’de her yıl, trafik kazalarında, 5-6 bin civarında insanımızı kaybediyoruz. Bu rakam batıdaki yıllık kaybın aşağı-yukarı on misli demektir. Batıda trafik kazaları neden az? Bizde neden bu kadar çok? Bu sorumun cevabını Hüseyin Keleş veriyor: - Önce, Batıdaki insanla bizim insanımız çok farklı. Buradaki insan, direksiyona bir mes’uliyet duygusuyla oturuyor. Ona göre kendi canı kadar başka insanların canı ve kanı da çok önemli. Bu bakımdan trafik kaidelerine kayıtsız şartsız uymak mecburiyetiyle, mes’uliyetiyle yola çıkıyor. Mesela bir Alman, şehir içinde de, şehirlerarası yollarda da trafik kaidelerinin dışına katiyyen çıkmıyor. Kırk km. hızla gidilecek bir yerde, elli km.’lik bir hızla gitmiyor. Gece yarısında bile olsa; bir dağ başında kırmızı ışık yandığında duruyor. Orada hiçbir vasıta olmasa bile sürüp gitmiyor. Trafik polisi de çık sıkı bir takiple hatalı davrananları cezalandırıyor. Mesela Almanya’da bir şoför kırmızı ışığın yanmasıyla birlikte, yani daha bir saniye bile dolmadan geçip giderse, 150 mark para cezasına çarptırılıyor. Ayrıca 3 puan kaybediyor. Kırmızı ışık yandıktan birkaç saniye sonra geçerse, para cezası 400 marka kadar çıkıyor. Ayni kişi ikinci bir defa kırmızı ışıkta geçerse polis o kişinin ehliyetine bir ile üç ay arasında el koyuyor. Aynı adam üçüncü defa kırmızı ışığı dikkate almazsa, bu defa o kişi polis nezaretinde akıl hastahanesine sevk ediliyor. Akli dengesine bakılıyor. Deli ise, kat’iyyen ehliyet verilmiyor, akıllı olduğu halde üçüncü defa kırmızı ışıktan geçmişse, ehliyetine en az bir yıl el konuluyor. Yeniden ehliyet alması çok zorlaştırılıyor. Böyle bir uygulama, insanları ister-istemez çok dikkatli olmaya götürüyor. Bir de gördüğünüz gibi bütün yollar otoban! Geliş ve gidiş yolları en az çift şeritli. Üzerinize, karşıdan araba gelme tehlikesi yok. Sürücüler, yollarda yanlış sollayanları veya fazla sür’at yapanları, anında trafik polislerine telefonla bildirirler ve trafik polisi de şahit olmadığı o trafik ihlâlinde, ceza makbuzunu derhal keser ve hatalı sürücünün adresine postalar. Diyeceksiniz ki bir trafik polisi görmediği bir ihlâli nasıl cezalandırabilir? Burada hiçbir Alman, suçlu olmayan herhangi bir kimseyi polise şikâyet etmez. Bir şikâyet geldiği zaman, polis inanır ki, sürücü, trafik kaidelerini gerçekten ihlâl etmiştir. Hüseyin Keleş’in bu açıklamaları, aklıma bir başka hatıramı getirdi: Yıllarca önce, Almanya’da bizzat şahit olmuştum. Bir gün arabalarla Köln şehrinden Frankfurt’a doğru yola çıkmıştık. Frankfurt’a girdiğimiz zaman karanlık çoktan çökmüştü. Konferans vereceğimiz salonu bulmakta bir hayli zorlanmıştık. Nihayet kırk kişiye sora sora aradığımız adresi bulmuş, arabamızı bir sokak başında park edip salona nefes nefese koşuşmuştuk. Üç saat kadar sonra arabamızın başına geldiğimizde iki trafik polisinin bizi beklediğini görmüştük. Bize nezaketle sormuşlardı: - Bu sokağa buradan giriş olmadığı halde siz bu yasağı neden çiğnediniz? Nereye gittiğinizi bilmediğimiz için 1.5 saatten beri sizin çıkmanızı bekliyoruz. Hakkınızda şikâyet var! Arkadaşlar o trafik polislerine anlattılar ki: Köln’den yola biraz geç çıktık. Frankfurt’a girdiğimiz zaman karanlık çoktan çökmüştü. Konferans vereceğimiz salonu bulmakta da bir hayli zaman kaybettik. Birisi, aradığımız sokağın burası olduğunu söyledi. Yasak levhasını hiç görmedik. Sokağa girdik ve durduk. Gördüğünüz gibi tam köşe başındayız. Konuştuğumuz salon da üç-beş metre ilerde. Yasağı, bilerek ihlâl etmedik. Özür dileriz. Bizi kim şikâyet etti size? Polisler mazeretimizi makul gördüler. Ceza yazmak yoluna gitmediler. Arabanın bütün evraklarını inceledikten sonra çıkıp gittiler. Giderken, bizden şikâyetçi olan Alman vatandaşının oturduğu pencereyi gösterip oraya doğru selam verdiler. Başımı kaldırınca gördüm. Tül perdeleri çekilmiş aydınlık bir pencere arkasında, saçları çoktan süt beyazına dönmüş 75-80 yaşlarında bir kadın, dikkatle bize bakıyordu. Basit bir trafik hatasını bile affetmeyen ve neticeyi görmek için, oturduğu yerden saatlerce ayrılmayan o yaşlı Alman kadınının uzanıp ellerini öpmek istedim.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT