BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Neva Şalom’da...

Neva Şalom’da...

Neva Şalom, İstanbul Kuledibi’nde bir sinagog. Bizim mescidler kadar bir yer. 1998’de bir katliama sahne olmuştu. Bu yüzden ismi, hafızalara yabancı gelmez.



Neva Şalom, İstanbul Kuledibi’nde bir sinagog. Bizim mescidler kadar bir yer. 1998’de bir katliama sahne olmuştu. Bu yüzden ismi, hafızalara yabancı gelmez. Dün, 12:15-13:20 Arası Üzeyir Garih için oradaydık. Cenaze merasiminde bulunmak, kitabını “çok aziz üstadım” diye başlayan bir mektupla bize yollama nezaketi gösteren bir insana dostluk borcumuzdu. Dünkü havayla Osmanlı mahalle hayatından bir in’ikası yaşadık. Orada sadece Museviler yoktu. Müslümanlar, Ermeniler, Rumlar da vardı. Bu komşuluk hukuku, bin yıllık hayatımızın bir rengi. Bayramlarda, sevinçlerde olduğu gibi, vefatlarda, kederlerde de dayanışma içindeydik.. Ticarette olduğu gibi. Dün böyleymiş. Demek ki onlar, bugünkülerden biraz daha ilerdeymişler. Bundan dolayı bir bakıma kaybettiklerimizin peşindeyiz. Kayıp değerlerimizi kâh Paris’te arıyoruz, kâh New York’ta vs. Oysa kayıplarımız, çatı katımızda, annemizin çeyiz sandığında, babamızın kütüphanesinde, ninemizin hatıralarında... Merak edeni çok olacaktır... Sinagog’da ayin nasıl yapıldı? Anlatalım... Herkes, hazır olduktan sonra, sahne arkasındaki kapıdan hahamlar ve diğer ruhaniler gözüktü. Onlar, kapıyı açıp sahneye gelmeden “dikkat kabilinden” hüzünlü bir müzik dokunuşu oldu. Bunun üzerine herkes ayağa kalktı. İş dünyasının, siyasetin medyanın önde gelenleri oradaydılar. Ve herkes ayaktaydı. Daha doğrusu, diğerleri zaten ayaktaydı. Müzikle uyarı üzerine balkondakiler ayağa kalktılar. Sonra hususi kıyafeti içinde, sakalsız, bıyıksız şişman bir din adamı, ilahi okudu. Bu sırada yaşlı, sakallı olanından gencine kadar diğer ruhaniler, sahnedeki koltuklarında oturuyorlardı. Ardından İshak Alaton bir konuşma yaptı. Bu bir iş konuşmasıydı. Asla dini meselelere temas etmedi. İyi de etti. Haddini bilen insan öyle davranır. Üzeyir Garih’le birlikte 1954’te iş hayatına atıldıklarını, her şeye sıfırdan başladıklarını, büyük şirketler arasında görünmek, çok zengin olmak yerine itibarlı olmayı hedef aldıklarını anlattı. Sık sık ortağının cömertliğine atıfta bulundu. O konuşma, iş kurmak isteyenlerin istifade edeceği kalitede söz, tecrübe nasihatlerle doluydu. Mesela şu dedikleri ne kadar değişik bir tartma şekli “sayısız hata yaptık, fakat başarılarımız kadar hatalarımıza da sahip çıktık”.. İshak Alaton’dan sonra daha yaşlı bir din adamı mikrofona geldi, o mikrofona yaklaşırken oturanlar yine ayaktaydılar.. Müzmerler okudu. Sonra ilahi okuyan şahıs tekrar ilahi söyledi. Böylece merasim bitti. 20 dakika sürmüştü. Usul tarafına gelince... Sinagog’a girerken sehpada bir yazı vardı. “Lütfen hanımlar, üst kata çıksınlar.” O ayağa kalkanlar, aralarında Semra Özal’ın da olduğu işte bu ayrı oturtulmuş hanımlardı. Musevilerin başında Yahudi takkeleri vardı. İshak Alaton dahil takkeyle dolaşıyorlardı. Takkelerin bazısı siyah, bazısı renkliydi. Mavi olan da vardı. O renk herhalde bir rütbe işaretiydi. Alaton’un konuşması hariç ilahi ve Tevrat’tan okumalar hep İbranice yapıldı... Bunlar olurken bir soruyu kendimize sormak istemedik. Öyle bir soru sorduğumuzda cevabında şu çıkacaktı. “Azınlıklara tanıdığımız hakları kendimize çok görüyoruz”. Naklettiklerimiz karşısında izahtan varesteyse de bir kere daha resmedelim. Camilerdeki cenaze namazlarında hanımları bir başka yere almaya kalkışan bir imam, o akşam haber bültenlerinde linç edilir. Ertesi gün de gazete rotatifleri ölüsünün üstünden geçer. Keza bunun gibi bir başka lüzumsuzluk da şu. Son zamanlarda, nev zuhur, abdestsiz-namazsız ilericilik mukallidi akademisyenliği tedarikleme sözde ilahiyatçı birtakım kimseler, kadınları da namaz saflarına dahil etme gayretkeşliği içindeler. Hava öylesine bedbinleşti ki. İslamların cenaze namazlarında mü’minlerin takke takmaktan ürker olduklarının şahidiyiz. Halbuki orası ibadet mekânı. İbranice de öyle... Kimse, “neden Türkçe okunmuyor?” demedi. Her Musevi yurttaşımız, o dili anlamıyordu. Bizdeyse birtakım çevreler Kur’an-ı kerîm illa Türkçe olacak diye tutturuyorlar. Yunus Emre’nin şiirleri Türkçe. Buna rağmen onlar dahi Türkçe’ye çevrilemez. Açıklama ve yorumu/tefsiri yapılabilir. Ölüm şekli bahane... Mühim olan ömür defterine son noktayı şerefle koymak. Bizim bir ilahimiz her şeyi ne güzel hülasa etmekte... “Az-yaşa, çok yaşa sonun kara toprak!..” İsmin ister Üzeyir olsun isterse Ahmet...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT