BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > HASRET

HASRET

Birden Acısu Çayı taştı taştı azgın bir sel oldu gözlerinin önünde. Kıyısında odun toplayan Zülfiye’yi kapmış götürüyordu... O gün köyün kadını bir olmuş Zülfiye yi alamamıştı Acısu’nun elinden. Göz göre göre bağıra, çığıra kapılıp gitmişti sele...



Baba ocağının önünden geçerken cıvıl cıvıl çocukluk günleri geldi gözlerinin önüne. Babasının cenazesini şu arkada yıkamışlardı. Şu yamaçlarda saklambaç oynamışlar, şurada ip atlamışlardı. O günleri dünya bir tarafa gelse geri çevirmek mümkün müydü? Karacabelen’in horozları gene aksak bir koro halinde ötmeye başlamışlardı. Köse Pınarı’nın suyu daha gür akıyor gibiydi. Pınarın başında iri bir çoban köpeği uyanan horozların aksine gece boyu havlayıp yorulmanın sonucunda uykuya dalmıştı. Zaten birkaç yüz haneden müteşekkil olan Karacabelen’i çıkmak fazla vakit almamıştı. Durmuş enişte gözleriyle üç yüz atmış derecelik daireler çizerek kendisine teslim edilen emanete bir heder gelmemesi için gayret sarfediyordu. Koca pelit her zamanki ihtişamıyla sallanıyordu. Bu pelidin dibinde yıllarca davar sağmıştı Mihriban. Hüseyin davar güttüğü yıllarda genellikle burada yatırırdı davarı... Şu yamaçta Abuzer ve adamları acımasızca dövmüşlerdi Hüseyin’i. Ona vurulan her yumruk Mihriban’ın bağrını yaralamıştı o zamanlar. Kadın başına kocasına yardım etmek gelmemişti elinden. Zaten Hüseyin de kavgaya karışmasını istemezdi. Köy mezarlığının önünden geçiyordu minibüs. Yol kıyısındaki Zülfiye’nin kabrine takıldı gözleri. Ne kadar mahzun duruyordu. Adeta “beni burada garip bırakıp nereye gidiyorsun can yoldaşım Mihriban?!.” diyordu ona. Birden Acısu Çayı taştı taştı azgın bir sel oldu gözlerinin önünde. Kıyısında odun toplayan Zülfiye’yi kapmış götürüyordu. Zülfiye çırpınıp kurtulmak isterken Acısu “Vermem, Zülfiye gelin benimdir onu kimselere vermem” diyordu. O gün köyün kadını bir olmuş Zülfiye yi alamamıştı Acısu’nun elinden. Göz göre göre bağıra, çığıra kapılıp gitmişti sele. Günler sonra yarbaşında bulunmuştu şişmiş cesedi. Al yazması çalılara takılı kalmıştı... Zülfiye’nin kocası Yunus’un dağları yırtan haykırışı uğuldadı kulaklarında. - Zülfiyeee! Zülfiyeem beni bırakıp nerelere gittin? Şimdi o kadar mahzun ve sessiz yatıyordu ki onun hüznünü ancak bir fatiha okuyarak giderebilirdi. Biraz yukarısında babası İhsan Efendi’nin kabrini gördüğünde minibüs mezarlığı geçmişti. Geri geri gidiyordu gözleri. Babasının kabri gözden kaybolana kadar geçen zaman sanki geriye dönük yıllar oldu. Daha küçüklüğünden itibaren babasıyla birlikte yaşadığı tatlı acı hatıraları gene yaşadı. Gözyaşları sel olup yanaklarına süzüldü. Beyaz yaşmağı sırılsıklam olmuştu. Fatihalar okuyup gönderdi babasına. Aklı erdiği günden itibaren bu kabristana defnedilen herkesi tanıyordu. Bunların içinde biri vardı ki sanki kader çizgisinde bir dönüm noktası olmuştu. Abuzer’in kardeşi İbrahim. Bu adam önce dünür göndermişti kendine. Sevememişti onu hiç. İçi ısınmadı. Varmamıştı ona o kadar tehdit edildiği halde... Onun gönlü Hüseyin’i istemişti. Fakat gene aynı İbrahim ayırmıştı onu kocasından. “Ne istedin İbrahim ağa bizden ne istedin? Hem kendin kara toprağa gittin, hem bizim ağız tadımızı bozdun!” diye geçirdi içinden. Gene de hakkını helal et. Elbet öte dünyada hesaplaşacağız... ¥ DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT