BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ‘Neden geldim İstanbul’a?’

‘Neden geldim İstanbul’a?’

Belediye kayıtlarına göre, 1 Ocak 2001 ile 10 Ağustos 2001 tarihleri arasında 581 aile memleketine geri dönmek için başvuru yaptı. Bu başvurular sonucunda, 513 kişiden oluşan 172 aile eşyalarıyla geri döndü. Bu ailelerden bir kısmı eşya yüklü kamyonlarla giderken, 391 kişi memleketlerine otobüslerle gitti. Eşyalarıyla göç etmek için Büyükşehir Belediyesi’ne başvuru yapan ailelerden 38’ine ise geri dönüş yardımı yapılması uygun görülmedi, 39 aile de başvuru yaptıktan bir süre sonra bu kararlarından vazgeçtiler. Geri kalan ailelerin dönüş işlemleri ise sürüyor. İstanbul’dan 8 ayda, bireysel başvuru yapan bin 535 kişiyle toplam 2 bin 7 kişi memleketlerine geri döndü. Yetkililer, göç eden ailelerin sayısında özellikle ekonomik krizin ardından bu yıl sürekli bir artış yaşandığını belirterek, Ocak ayında 7 aile, Şubat’ta 14, Mart’ta 13, Nisan’da 16, Mayıs’ta 27, Haziran’da 28 ve Temmuz’da 33, Ağustos ayının ilk 10 gününde de 34 ailenin memleketine geri döndüğünü ifade ettiler.



İSTANBUL - Otogar Zabıta Amirliği’nde her zamankinden daha yoğun bir gün yaşanıyor. Zabıta memuru Ramazan, İstanbul’dan göç etmek için kendilerine müracaat eden ailelerin evraklarını tasnif ediyor, o gün gönderilecek ailelerle ilgili son hazırlıklarını yapıyor. Ekonomik krizle birlikte İstanbul’u terkeden ailelerin sayısının günden güne arttığını söyleyen Zabıta Ramazan, “Demek ki kriz sanıldığından daha büyükmüş” diyerek olaya kendine göre yorum katıyordu. Zabıta Ramazan masasının üzerinde yığılmış müracaat dosyalarını gösteriyor. Muhtarlıktan “Yoksulluk Belgesi”, “İkâmetgah Belgesi” ve “Nakil Belgesi”ni toparlayan “Beleş göçe” hak kazanıyor. Zapıta üç evraklı dosyaları inceledikten sonra bunları sıraya koyuyor. Birara başını evraklardan kaldırıp “Bugün de üç aileyi Konya ve Karaman’a geri göndereceğiz” diyor, “İstersen sen de gel!” İşimizin adı ne, maksat haber olsun. Zeytinburnu kamyon garajından 350 milyon liraya kiraladığımız kamyonu peşimize takıp Fatih Çarşamba’ya varıyoruz. Bizi sokağın başında Ramazan Duymaz ve arkadaşları karşılıyor. Gerçi beni görünce biraz bozuluyor ama Zabıta Ramazan’ın da telkinleriyle, “Hikayemiz ibret olsun” diyerek yaşadıklarını anlatmaya karar veriyor. Taşını toprağını altın sanmıştım 11 yıl önce İstanbul’a geldiğini söyleyen Ramazan Duymaz, “Burada bir matbaada çalışıyordum. Ekonomik krizle birlikte 6 ay önce işsiz kaldım. Yiyecek rızkımız bitmiş demek ki! Daha fazla ısrar etmenin manası yok. Taşınmak en hayırlısı olacak” diyerek kendine teselli veriyor. Zor bir karar aldığı her halinden belli. “Ne hayallerle gelmiştim İstanbul’a?” diyen Ramazan Usta, cebinden çıkardığı sigarayı titreyen elleriyle yaktıktan sonra derin bir nefes çekiyor gözlerini arkadaşlarının alelacele yüklediği kamyona doğru dikiyor. “Ailem pek razı olmamış, (Bu koca şehir seni yer) diyerek İstanbul’a gelmeme karşı çıkmışlardı. O zaman inanmamıştım. İşte bu koca şehir bizi yedi. Bir ev, bir araba alacak çoluk çocuğa iyi bir gelecek hazırlayacaktım. 34 yaşındayım. Gençliğimi aldı bu koca şehir. Benliğimi olsun kurtarayım diye gidiyorum.” Çoluk çocuğu iki ay önce Karaman’a gönderdiğini söyleyen Ramazan Usta, “Ben de gittim biraz gezdim dolaştım. Hatta orada inşaatlarda yevmiyesi 7 milyon liradan amelelik bile yaptım. Bak ellerim kabardı. Ama buradan iyiydi be!. Hiç olmazsa tencere kaynıyor” diyerek iyiden iyiye kendini hazırlıyor. Ramazan Usta “İnanırmı sın biri 8, diğeri 5 yaşında iki çocuğum var. Memlekete gittiler yüzlerine kan geldi. Ne çekeceğim bu şehri. Hem anam da gitmemizi çok istiyor. Bana (oğlum bir çuval un sana da yeter bana da. Ne işin var ellerin memleketinde) diyor. Anam haklı. Çocuklar orada büyüsünler. Daha durmam artık” diyerek kendini teselli ediyor. Ramazan Usta’nın eşyaları tamamen yükleniyor. Evin boşaldığını görenler, “Ev kiralık mı? Ne kadar “ diyerek Ramazan Ustadan bilgi almak istiyorlar. Bıyık altından gülen Ramazan Usta, “Ben 25 milyona bir ev buldum. Biraz uzak ama daha güzel oraya taşınıyorum” diyerek son esprisini patlatıyor. ‘Pehhh, İstanbul’muş!’ Ramazan Usta’nın göçünü aldıktan sonra üç dört sokak aşağıdaki Mehmet Akgül’ün evine doğru yola çıktık. O da Karaman’a taşınacaktı. Belediye işçileri İstanbul’dan nefret eden Mehmet Akgül’e nazire yaparcasına kaldırımları yapıyor, sokağı biraz daha güzelleştirmek için öğlen sıcağında ter döküyordu. Ama onun gözü hiçbirşeyi görmüyor, hatta kamyon giremediği için ustaları bile fırçalıyordu. “Çekin kardeşim şu taşlarınızı, ben gittikten sonra ne yaparsanız yapın. Şimdiye kadar aklınız neredeydi. Pehh İstanbul’muş?” diyerek adeta kin kusuyordu. Mehmet Akgül de psikolojik olarak kendini hazırlamış. Odunlarını bile çuvallara doldurmuş kapının önüne bir yığmış. Eşyaları taşınırken, hanımı Şükran ile sık sık ağız dalaşına giriyordu. “Mutfak robotunu nereye koydun? ben sana demedim mi bu eşyaları kalın bir şeyle sar şimdi kırılacaklar!” diye bağırıyor. 4 yaşındaki oğlu Enes ise, o telaşta bile evin bahçesinde oyuncakları ile oynuyor ve babasının fırçalarından nasipleniyor. İstanbul’dan en çok Mehmet Akgül nefret etmişti. Bunu hissettirmek için elinden geleni yapıyordu, “Daha bu çocuk doğduğu zaman rezillik yaşadık. Hastanede bir rehin olmadığımız kaldı. Bu şehrin neresinde altın varmış. Bu altınlar bize hiç denk gelmedi ki?” diye söyleniyordu. “Bir tek biz mi sığmadık” Ramazan Usta gibi o da matbaalarda çalışmış, İstanbul’un kaldırımlarını 9 sene arşınlamış. 5 yıl önce evlenmiş binbir umutla İstanbul’a gelmiş ama şimdi İstanbul’dan nefret ediyor. Ya da öyle görünüp kendini kandırıyordur kimbilir? Hanımı Şükran kocasının davranışlarından rahatsız olmuş, birşeyler söyleme gereği hissetmişti, “Yav bu şehirde ne var. Adam olan ekmeğini kazanıp geçiniyor. Ama bizim kaderimiz başkaymış.” Bu sözlere oldukça sinirlenenen Mehmet, “Sen ne diyorsun hanım. Biz adam değil miyiz. Çalışmadım mı geceyi gündüze katmadım mı. Hep senin yüzünden ‘evde şu yok, bu yok’ dırdırların yüzünden köydeki tarlayı sattık iki milyarı parça parça tükettik. Şimdi kalkmış ‘adam olan’ diye çaktırmadan beni iğneliyorsun. Gitmek istemediğini biliyorum. Ama bunun lamı cimi yok gideceğiz.” Şükran hanım fazla üstelemeden, “Gidiyoruz ama bir gün yine buraya döneceğiz. Bir tek biz mi sığmadık buraya” diyerek konuyu kapattı. Ramazan Usta ve komşuların yardımı ile eşyalar yüklenirken, Mehmet yine hışımlandı, “Yav ağabey o yatak öyle mi taşınır Allah aşkına? Daha borcunu ödemedim. 157 milyonluk senedi duruyor.” Ortalık iyice gerilmişti. Mehmet’e espri olsun diye, “Demek ki yatağın borcunu takıp kaçıyorsun” diye takılıyorum. Mehmet, “Olur mu gardaş. Ben söz verdim ödeyeceğim. Benim adım Mehmet. Hem buradan nasipse Belçika’ya gideceğim. Bir de orada nasibimizi bir arayalım bakalım. Hele şu çoluk çocuk bir Karaman’a yerleşsin hayırlısı bakalım” Mehmet’in göçü de bitmiş Kamyon kısmen dolmuştu. Komşuların hazırladığı yemeği de kaşıkladıktan sonra Büyükşehir’in aldığı tren bileti ile Haydarpaşa’nın yolunu tuttular.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT