BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > KOSOVA Meydanından Katliamına

KOSOVA Meydanından Katliamına

Kosova ovasındaki müthiş savaş sonrasında yaralılar ve ölüler toplanırken Miloş Kabiloviç isimli yaralı bir Sırp asilzâdesi Müslüman olmak için Padişahla görüşmek ister.



SUNUŞ Dünya, Bosna’daki vahşeti sinema perdesinden bir film izler gibi, CNN ekranlarından patlamış mısır yiyerek izledi. Dünyaca ünlü haber kanalları böylelikle seyircilerine gerçek ölümlerden oluşan kanlı bir film izlettirirken reyting rekorları kırdılar. 250 bin masum genç, yaşlı, çocuk stadyumlara, çocuk bahçelerine ve parklara gömüldü. Ve bir dram böylece bitti. Fakat siyasi gözlemciler, ellerini Kosova haritasına götürerek sanıldığı gibi dramın sona ermediğini, Sırpların yeni hedefinin Kosova olduğunu haber veriyorlardı. Sırplar adım adım yeni hedeflerine yaklaşırken NATO’nun bombalarıyla, bir müddet geri çekildiler. Sırp milletinde var olan ve Osmanlının şahsında bütünleşen Müslüman kini 600 yılını doldurmasına rağmen hiç eksilmedi. İşte Sırpların Balkanlar’da gerçekleştirdikleri vahşetin tarihten günümüze uzanan hikayesi. Bir Sırp hançeriyle Kosova ovasında şehitlik mertebesine ulaşan Sultan 1. Murat savaşmadan önce ordusunu toplayıp şunları demişti. “Biz Kosova’ya şan bulup şöhret kazanmak için değil, Allah’ın adını yaymak için gidiyoruz” İşte Osmanlı akıncılarını akın akın Avrupa ovalarına çeken amaç buydu. 15 Haziran 1389’da Kosova ovasında yüz bin kişilik Sırp ordusu karşışında çok az bir kuvvetle düşmanı dize getiren 1. Murat zafere ulaşmıştı. Sırp Kralı Lazar hayatını zor kurtarıp ordusuyla geri çekilirken ardında birçok ölü ve yaralı asker bırakmış, Padişah da ölü Sırp askerlerinin gömülmelerini, yaralı olanlarının da tedâvi edilmelerini emretmişti. Savaş sonrası yaralılar ve ölüler toplanırken Miloş Kabiloviç isimli yaralı bir Sırp asilzâdesi Müslüman olmak için Padişahla görüşmek isteyince, Sultan 1. Murat onu huzuruna kabul etmiş, Padişahın eteğini öper gibi davranan Sırp kolunda sakladığı hançeri Padişaha saplayarak onu şehid etmişdi. Sırplar, kişiliklerinin parçası olan hainliklerini Türklere karşı ilk kez burada göstermişlerdi. Aradan 59 sene geçtikten sonra Kosova’yı almak için gelen Haçlı orduları da 18 Ekim 1448’de yeni bir mağlûbiyet alarak geri çekilmek zorunda kalmışlardı. SINIR BEKÇİSİ SIRPLAR 1389 yılında Kosova Meydan muharebesinde Osmanlının kesin zaferinin ertesinde, Balkan yarımadasının tamamına yakını 500 yıl sürecek Osmanlı hakimiyetine girmişti. Sırplar ilk 300 yılda Osmanlının sadık tebası oldular. Sırplar, Macarlara, Avusturyalılara, Slovenlere, Hırvatlara ve Polonyalılara karşı Padişahın ordusunda büyük başarıyla hizmet ettiler. 17. yy’da Balkanlar’da bir dönüm noktasına ulaşıldı. Hıristiyan ordusu Viyana kuşatmasını gerçekleştirerek (1683) önce Buda’yı geri aldı; daha sonra Macaristan ve Hırvatistan’ın bir bölümünü de topraklarına ekledi. Hıristiyanlar daha sonra Balkan’lara doğru ilerleyerek Niş, Prizren ve Üsküp’ü işgal etmeyi başardılar. Burada Sırplar ilk kez Hıristiyan (Avusturya) ordusu saflarında savaştılar, geri çekilen Osmanlı ordusuna köylere, kasabalara saldırarak İslam topraklarına büyük zararlar verdiler. Düşmanla iş birliği yapmış olan bu Sırp asker kaçakları, Osmanlının intikam alacağından korkarak Hırvatistan ve Macaristan’in nüfusu azalmış bölgelerine kaçtılar. Peç (İpek) patriğinin öncülüğünde (Arsenije Carnojeviç) 35-37.000 Sırp ailesinin Kosova’dan göçü organize edildi. Bu şekilde Sırplar tarafından boşaltılan Kosova’ya Müslüman Arnavutlar Osmanlı desteğiyle yerleştirildiler. Bu durumdan faydalanma yolunu seçen Viyana, Sırpları eskiden ait oldukları orduya karşı kullanmak istemekteydi: Sırplar, Osmanlı’ya karşı Avrupa sınırlarında mükemmel bir koruma sağlayabilirlerdi. Avrupa ülkeleri bu teklifi Sırplara götürdü. Sırplar bu teklifi kabul ederek, güney Dalmaçya’dan Tuna’ya kadar uzanan sınır boyunca yerleştiler. Artık Avrupa, Osmanlıdan gelebilecek bir tehlike karşısında kara kara düşünmeyecekti. Çünkü Osmanlı ile olan sınırlara Sırpları yerleştiren Avrupalı devletlerin sınır bekçiliğini Sırplar üstlenmişti. Sırplar, 1690’da İmparator I. Leopold tarafından Sırplara bir çok ayrıcalıklar verildi. Özellikle Sırp sınır muhafızları (Graniçari) “kollektif aristokratlar” statüsü elde ederek dini ve kültürel serbestlik ve bulundukları topraklar üzerinde de facto otonomi elde ettiler. Vergi ödemekten muaf oldukları gibi, Katolik kilise hukuku onlara uygulanmadı. Adeta Avusturya devleti içinde kendi devletlerine sahip oldular ve günümüze kadar bu durum geçerliliğini korudu. Bölgede Sırplara sağlanan ayrıcalıklar ve özgürlükler, Viyana’nın kendilerine ihanet ettiğini düşünen Macar ve Hırvatlarla çatışmaya yol açtı. ÇATIŞMANIN NEDENİ DİN Yugoslavya, Sırbo-Hırvat dilinde “Güney Slavlarının Ülkesi” anlamına geliyor. Ancak, büyük bölümü “Güney Slavı” olan bu ülkenin halkları arasında, yüzyıllardır varlığını koruyan ve son iki yüzyıldır da kanlı iç savaşlara dönüşen bir çatışma bulunmaktadır. Güney Slavlarının en önemli iki parçası olan Sırplar ve Hırvatlar, en başta aralarındaki mezhep farkı nedeniyle birbirlerinden ayrılırlar. Sırplar Ortodoks, Hırvatlar ise Katoliktir. Bu iki halkın yanına, yine mezhep temeline dayalı olarak, ülke içindeki diğer halklar “tarihsel müttefik” olarak eklenebilir; Katolik Slovenler Hırvatların, Ortodoks Karadağlılar ise Sırpların geleneksel müttefikleridir. Dinin kimliği belirlemede özel bir rol oynadığı Yugoslavya’da %32 Roma-Katolik (Sloven ve Hırvatlar), %36 Ortodoks (Sırplar), %17 de İslam (Boşnak, Arnavut, Türk) dinine mensuptu. Kalan azınlık içerisinde Protestan ve Yahudi dinine mensup olanlar da vardır. Eski Yugoslavya’da en kalabalık millet (%36) Sırplardı. Bunları çoğunluğu Hırvatistan’da yaşayan (%19,8) Hırvatlar takip etmekteydi. Üçüncü sırada ise (%14) Bosna-Hersek’te ve Sancak’ta yaşayan Boşnaklar gelmekteydi. Daha sonra (%7,8) Slovenler, Kosova bölgesindeki Arnavutlar (%6,5) ve Makedonlar (%6) onları takip etmekteydi. Sıralamanın sonunda Karadağlılar (%2,6) ve Macarlar (%1,9) yer almaktaydılar. Bunun dışında Türkler, Çekler, Romenler, Ukraynalılar, Çingeneler, Bulgarlar %1’in altında nüfusa sahiptiler. Yaklaşık %5 oranında bir nüfus kendini Yugoslav milletine dahil ediyordu. Yetmişli yılların ortalarından itibaren, nüfus artış hızının düşmesine rağmen eski Yugoslavya nüfusu 28,3 milyondu. Kosova bölgesi kilometre kareye 169,7 kişiyle en yoğun nüfusa sahip iken, kilometre kareye 45,3 kişiyle Karadağ (Montenegro) en seyrek yerleşim bölgeleriydi. Bundan tam 87 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nun, Balkanlardan çekilmesine sebep olan Balkan Harbi sonrasında meydana gelen kitle göçlerini yüreği sızlayarak izleyen ve kendisi de Arnavut kökenli olan milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy 1912-13’de yaşanan Balkan dramını şu dizelere yansıtmıştı. Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım. Elemim bir yüreğin karı degil, paylaşalım: Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim, bilmem ki? Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!... Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan? Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu, Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu! Bu ne hicran-i müebbed, bu ne husran-i mübin... Ezilir ruh-u sema, parçalanır kalb-i zemin! Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar.. Dipçik altında ezilmiş, parçalanmış kafalar! Bereden renğ-i hüviyyetleri uçmuş yüzler! Kim bilir hangi senaatle oyulmuş gözler! “Medeniyyet” denilen vahşete lanetler eder, Nice yekpare keşilmiş de sırıtmış dişler! Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden! Nice başlar, nice kollar ki cüda cisminden! Beşiğinden alınıp parçalanan mahlukat; Sonra, namusuna kurban edilen bunca hayat! Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler! Göğsü baltayla kırılmış memesiz valideler! Teki binlerce keşik gövdeye ait kümeler: Saç, kulak, el, çene, parmak... Bütün enkaaz-i beşer! 22 Safer 1331 17 Kânun-i Sani 1328 (1913) Safahat, M. Akif Ersoy, İstanbul 1979
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT