BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Biz niye yalvarmıyoruz?

Biz niye yalvarmıyoruz?

İlm-i İlyas’ın Mısır tarihinde bir mektup olayı var... Kitapta yazdığına göre, İslamiyetten önce Mısırlılar, kutsal saydıkları Nil nehrine; bereket ve akan suyuna karşılık şükran borcu olarak her sene bir ‘kurban’ vermektedirler. İslamiyetten sonra müslüman vali bu geleneği yasaklar...



İstanbul’dan Kenan Ünaldı beyin, engin bilgi ve birikimiyle birlikte kendi anılarıyla da süslediği bir anekdotla başlıyoruz bugünki yazımıza... Gerçekten içinde bulunduğumuz ve karamsarlığın son haddine geldiğimiz şu günlerde, kendimizden ve gelecekten endişe etmemize rağmen, neredeyse unuttuğumuz bir duygudan söz ediyor. “Allaha yalvarmak”tan. Oysa bugün çoğumuz içinde bulunduğumuz sıkıntılara çare için baş vurmadığımız kapı bırakmazken, Allaha yalvarmayı hiç akıl etmiyoruz belki de... Peki bakalım tarihe, kimler yalvarmış Allaha. Hangi duygularla... Sadece birkaç örnek... “İlm-i İlyas’ın Mısır tarihinde bir mektup olayı var. Kitapta yazdığına göre, İslamiyetten önce Mısırlılar, kutsal saydıkları Nil nehrine; bereket ve akan suyuna karşılık şükran borcu olarak her sene bir ‘kurban’ vermektedirler. İslamiyetten sonra müslüman vali bu geleneği yasaklar. Ancak olacak ya, o yıl da Nil’in suları azalır. Halk endişeli ve öfkelidir. Vali ise şaşkın... Durum halifeye bildirilince, dönemin halifesi Hazret-i Ömer, Nil nehrine atılmak üzere valiye bir mektup yollar. Mektupta şunlar yazılıdır: “Ey Nil!.. Eğer başına buyruk kendi iradenle akıyorsan öyle ak. Eğer akışların Kadir-i Mutlak Allahın gücü ve kudretinde ise, biz zaten O’na el açıyor ve Nil nehrinin sularını bollaştırmasını diliyoruz.” Daha hayatta iken Cennetlik olduğu bildirilen Hazret-i Ömer bilmektedir ki, değil Nil’in akıp akmaması, bu kâinatta Allahın kudreti dışında bir yaprak dahi yere düşmemektedir. Bu gerçekler dahilinde, ‘adrese teslim’ edilen mektup yerine ulaşır. Mektup atıldıktan sonra Nil, yine normal akışına döner. Böylece o batıl itikat da Nil sularına gömülmüş olur... Yine Mustafa Kemal’i Samsun’a götürecek geminin kaptanı tehlikeyi önceden haber vermiş olmak için “Paşam ben yolun acemisiyim, sonra geminin pusulası da yok” deyince cevap olarak “Allah kerimdir” diyor. Yine diyor ki: “Ben Samsun’a çıktığım zaman elimde hiçbir maddi güç yoktu. Sadece yüreğimi dolduran bir manevi güç vardı. İşte ben o güce el açtım. O güce dayandım.” Bu örneklerden anlaşılıyor ki, başarıya ulaşanlar da hep Allaha el açmışlar. Neden bugün Batı’da Allaha bir yöneliş var. Hiç düşünüldü mü? Yine aksine neden bizim toplumumuzda sürekli yeni yeni bahanelerle Allah’tan uzaklaşma var. Sahi neden? En son kendi bir anımı paylaşıyorum sizlerle. Kayınvalidemle kutsal beldelerdeyiz. Arafat’tan Kâbe’ye döndük. Tavafımızı yapıp hacı olacağız. Validenin, bazı sebeplerden dolayı tavafı omuzlarda yapması zorunlu. Orada yardım istediğimiz birkaç Suudi Arabistanlı bizden bu yardım için yetmiş riyal istiyorlar. 1970’li yılların riyalını pazarlık olmayınca bırakıp gittiler. Çekildik bir kenara başladık çare aramaya. Çaresizlik içinde Allahım dedim, bize yardım et. Tam o esnada, o mahşeri kalabalığın içinde “Kenan abi!” diye bir ses duydum. Bir baktım, Ömer isminde baba dostu çok yakından tanıdığım bir insan. O da hacda. Hemen bir koluna ben bir koluna Ömer kardeşim girdi ve valideyi hacı yapan tavafı tam adediyle yaptırdık. Ne diyor Alemlerin Rabbi. “Kim bana sığınırsa ben ona selamete çıkacak bir kapı açarım. İşinde, müşkilatında ona kolaylık sağlarım.” Öyleyse Alemlerin Rabbi olan, gelmiş geçmiş nice insanın el açıp yalvardığı, yaratanımız, Rabbimiz olan yüce Allaha el açmaktan ve yalvarmaktan neden kendimizi alıkoyuyoruz ki... Her zaman O’na el açıp dua edelim...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT