BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ölümün eşiğindeki çocuk!..

Ölümün eşiğindeki çocuk!..

Garajlardaki ilk otobüse atladım. Yılan misali kıvrılan buzlu yollar beş saat sonra beni memleketime kavuşturacaktı. 180 km sonra Kağızman ilçesinde mola verdik. Küçücük çantama aldığım pestilleri yerleştirdim. Yola revan olduk. Uyumuşum...



Bugün sizinle, İstanbul’dan Dr. Necati Sönmez’in, yeğeniyle ilgili yaşadığı unutulmaz bir hatırayı paylaşacağız. “Çocukluk dönemlerinde köyümüzde son anlarını yaşayan hasta etrafına toplanan insanların sessizce ağlamalarını dudak kıpırtılarını merakla izlediğimi hatırlıyorum. Bu geleneğin yıllar sonra da devam ettiğine şahit olduğumda artık çocuk değil bir doktordum. Hasta altı aylık yeğenimdi ve komadaydı. Ne yapmalıydım? Diğer insanlar gibi yanına oturup ölümünü seyredemezdim. 1985 yılı sonlarıydı. Doğu Anadolu bölgesinde kış şartları hüküm sürmekteydi. Yeğenim Adem Erzurum’a beş saat mesafede Iğdır’da dünyaya geleli yaklaşık altı ay olmuştu. Kış buralarda çok sert geçerdi. İhtisas yaptığım Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesinden rotasyon için üç aylığına Hacettepe’ye gönderilmiştim. Ankara’dan Üniversite lojmanlarındaki kırk metrekarelik evimize geleli henüz birkaç dakika olmuştu. Hiçbir şeyden haberi olmayan eşim ısrarla Iğdır’a gitmemi istiyordu. Karşı koyamadım. Kabul etmek zorunda kaldım. Garajlardaki ilk otobüse atladım. Yılan misali kıvrılan buzlu yollar beş saat sonra beni memleketime kavuşturacaktı. 180 km sonra Kağızman ilçesinde mola verdik. Küçücük çantama aldığım pestilleri yerleştirdim. Yola revan olduk. Uyumuşum. Gözümü açtığımda otobüs garajına girmek üzereydik. Babamların evi birkaç yüz metre ötedeydi. Eve yürüyerek gittim. Kalın paltom beni terletmişti. Yorgundum. Ankara nere Iğdır nere? Karnımı doyurup dinlenecektim. Bahçe kapısından girdim. Oratalıkta kimsecikler yoktu. Oysa kalabalık bir aileydik. Herhalde soğuktan olsa gerek diye düşündüm. Evin kapısına yöneldiğimde avluda on onbeş çift ayakkabının dizili olduğunu gördüm. Ama içerden hiç ses gelmiyordu. Elimi kapıya uzattım. Tam o sırada babamla göz göze geldik. “Neler oluyor?” diye sordum. -Oğlum, yeğenin Adem biraz hasta; komşular toplanmışlar, dedi. Odaya girdiğimde çocukluk günlerimi hatırladım... Beş altı yaşlarındaydım. Anneannem ölüm döşeğindeydi. Köyün kadınları etrafına toplanmışlar sessizce ölmesini bekliyorlardı. Şimdi de küçük Adem için toplanmışlardı. Adem’i divanın üzerine yatırmışlardı. Etrafındakiler mukadder sonu bekliyorlardı. Annesi bir köşede sessizce ağlıyordu. Babası diğer odada bekliyordu. Adem can veriyordu. Karnı davul gibi şişmişti. Nefes alırken, göğsü inip kalkıyor burun kanatları hızla açılıp kapanıyordu. Çok hızlı soluyordu. Odanın sıcaklığı, insanların sıcaklığı ve üzerimdeki paltonun sıcaklığıyla vücudum ıslanmıştı. Alnımdan terler akarak Adem’in üzerine eğildim. Bildiğim birtakım işlemleri yaparken odadakilere sordum: -Siz bu çocuğu doktora götürmediniz mi? Sormak değil bağırıyordum. İki kere götürmüşler. Son götürdüklerinde Çocuk Hastalıkları Uzmanı demiş ki: -Yapacak birşey yok. Bir yandan kafadan serum takmaya çalışıyor, diğer yandan doktorla telefon görüşmesi yapıyordum: Bana: “Sayın meslektaşım, bu çocuğun çenesinde kasılmalar var artık yapacak birşey yok” diyordu. Kendisine, çocuğu hastaneye kaldıracağımızı söyleyip oraya gelmesini söyledim. Kabul etti. Şafak vaktine kadar hastanedeydik. Adem henüz ölmemişti. İhtisas yaptığım hastaneye gitmek üzere yola koyulduk. Arkada kafasında serum takılı Adem, anne ve babası; önde ben ve şöför. Otomobilimiz buzlar üzerinde kaya kaya yol alıyordu. Öğlen olmadan hastaneye vardık. Çocuk servisindeki arkadaşlar, bunca yolu boşuna teptiğimi belirterek, ölmek üzere olan hastayı niçin getirdiğimi sordular. Adem’i hemen yatırdık. Harita misali kafasında serum takacak yer kalmamıştı. Yüzü küçülmüş ve solmuştu... Neticeyi merak ediyorsunuz değil mi?.. Adem ölmedi. Yirminci günün sonunda iyileşip taburcu oldu. Şimdi onyedi yaşında. Boylu poslu bir delikanlı. Gelecek yıl üniversite sınavlarına girecek...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT