BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > DİYALOG

DİYALOG

Evet, çok mutluydu adam. Sultan Selim adına kurdurulan Selimiye Camii’nin huzurunda durmak, füzeler gibi dikili gökleri öpen minarelerini seyretmek ve doya doya sevinç gözyaşlarıyla bu dev esere bakmak, onun için en büyük mutluluktu. Önündeki kavak ağaçları, artık son yapraklarını uçuruyorlardı.



Adam, çok çok mutluydu Evet, çok mutluydu adam. Sultan Selim adına kurdurulan Selimiye Camii’nin huzurunda durmak, füzeler gibi dikili gökleri öpen minarelerini seyretmek ve doya doya sevinç gözyaşlarıyla bu dev esere bakmak, onun için en büyük mutluluktu. Önündeki kavak ağaçları, artık son yapraklarını uçuruyorlardı. Aziz öğretmen: “Çok şükür Allahıma!” diyordu. Bu günleri de gördük. Bir zamanlar adını bile fısıldamaya korktuğumuz, köy yerlerindeki derme-çatma minareleriyle bilinen, camilerin önünden geçmek ve yan bakmaya cesaret edemediğimiz bu ibadet yerleri, hele öğretmen gibilerine oraya girmek yasaktı. Çünkü rejim onları birer ateist olarak yetiştirmişti. Böyle kutsal yerlere girmek, ekmeğinle oynamak demekti. İşten kovulmak demekti. Göz okuna alınmak demekti. Ama bizler, Allah’ın evi diye bilinen bu yerleri, gönlümüzde, kalbimizde, beynimizde yaşatıyorduk. Şimdi ise, bu güzellikleri hiç korkusuz seve seve ülkemizin eşsiz eserleri olan bu camilerin önünde durarak gözlerimizle seyredip okşuyoruz. Bu da yetmezmiş gibi, bir de içerilerine girerek rahat rahat ibadetlerimizi yerine getiriyoruz. Mutluluğun büyüğü Eh, bu mutlulukların en büyüğü değil midir? Yıllar yılı büyüğün, küçüğün gönlünde taht kurmuş, Türk müslüman milletinin gıpta edilecek kadar güzel bu minarelerini kim tanımaz, kim bilmez ki! Hele de, yabancıların hayranlıkla izleyip seyrettikleri, önlerinde resimler çektirip tekrar tekrar bakmaları, bu gurur verici ve gönül okşayıcı olayları kim inkar edebilir ki? İşte adam; sonsuz sevgi ve saygıyla, bir zamanlar Sultan Selim adına kurdurulmuş bu caminin önünde, sevinç gözyaşlarıyla mutluluğunu yudumlarken, birden bire kendini mazinin bulanık sularında buldu. Ah, neydi o günler, neydi?!.. Aziz öğretmen, daha ortaokul yıllarında edebiyata aşıktı. Muhabere ve şiir alanında kalem oynatıyordu. Bulgaristan’da komünizm dikta rejimi zamanlarında, orada çıkan bütün Türkçe gazete ve dergilere yazılar yazıyordu. Hele de şiirleri basıldıkça, gönlü sanki bir güvercin gibi masmavi semalarda uçuyor ve geleceğin bir şairi, yazarı ve çizeri olarak kendini görüyordu. Ama ne yazık ki, zamanın geçmesiyle biraz da olgunlaşınca anladı ki, yükseklerde uçmak ona haramdı. Oraları başkalarına aitti. Karamsarlık günleri Sonraları “Yeniden Doğuş”, “Soya Dönüş” gibi daha binbir türlü adlandırılan kampanyalar, onu hepten karamsarlığa itmişti. En sonunda da kabak başlarına patlamıştı. 1984’ün sonlarında başlayan ve 1985’te kısa sürede bitirilen isim değiştirme olayları onu deli etmişti. Ekmekten, sudan kesilmiş eve kapanmıştı. Sanki dünya üstüne yıkılmıştı. O anlar, artık yaşamak onun için bitmişti. Az zamanda mum gibi eriyivermişti. Şakakları ağarmış, burnu bir kuş gagası gibi sivrilmişti. Kendi kendine hep soruyordu: “Bu işin sonu ne olacaktı? Var varken yok olunur muydu? Koyun nasıl keçi olabildi?” Hiç bir türlü bu insanlık dışı olaya akıl erdiremiyordu. Bunlar yetmezmiş gibi bir de Bulgarca olarak yazması için asılmalar başlamıştı. O ise Türkçe olarak düşünebiliyor, Türkçe olarak yazabiliyordu. Bulgarca nasıl yazabilirdi ki? Onun kuralları, incelikleri vardı. Aziz öğretmen, ilk, orta ve liseyi hep Türkçe olarak okuyup bitirmişti. Fakirlik yüzünden, hem de daha fazla önü engellendiğinden okuyamamıştı. O sıralar öğretmen yetersizliğinden köyde öğretmen olmuştu. Askerde iken Bulgarca’yı biraz biraz öğrenebilmişti. Ama istese bile yine yazamazdı. Çünkü Bulgarca dilini usulünce bilmiyordu, beceremiyordu. Zorla güzellik olur muydu? Ama isteniyorsa işte! Yapacaksın, edeceksin deniliyordu. Bulgarca gramerini okuyup öğreneceksin ve yazacaksın denilip duruluyordu. Ay-yıldızın altında Artık dikta rejimi, bir ahtapot gibi dokunaçlarını göstermeye başlamıştı. Sinsi ve korkunç planlarını uygulamaya geçerek, faaliyetini çakallar gibi kudurmuşçasına yerine getiriyordu. Bu takım zorlamalar onu çileden çıkarmıştı. Basında aylarca sesinin duyulması da emniyeti peşine düşürmüştü. Kendisini elde edebilmek için ona türlü oyunlar oynanıyordu. Onu yıldırmak, korkutmak ve bir ceviz gibi kırıp ezebilmek için komplolar yapılmıştı. Binbir bahaneler uydurulup emniyete çağrılıyordu. Ona sinir baskısı yapılıyor ve kendilerine maşa yapabilmek için ellerindeh geleni yapıp ediyorlardı. Yaşlı öğretmen, oturduğu bankın üstünde irkilir gibi oldu. Kara kömür gözleri, caminin üstüne tekrar dikilince, hafif hafif nemlendi. Yuvarlak yüzü sakinleşti ve balmumu benzi al gül rengini aldı. O yıllarda da bu sıkıntılardan edindiği en yakın dostu olan diyabet/şeker hastalığı yeniden varlığını hatırlatmıştı. Ağzı kurumuş, dili damağı çat çat olmuştu. Sanki yazdan kalmış kasım güneşi, onun içini dışını ısıtmış, geniş alnında boncuk boncuk terler oluşmuştu. Kalkarak karşıdaki cami önündeki çeşmelerin birinden gidip kana kana su içti. Hem de, mübarek bu cuma gününde, buraya bunun için gelmemiş miydi? Ayakkabılarını ve çoraplarını çıkararak elini, ayağını, yüzünü, gözünü yıkayarak hem abdestini aldı, hem de biraz serinledi. Hoca ezana başlayınca, camiye girdi. Hastalığına rağmen, Aziz hoca yine de bugüne kadar orucunu hiç bırakmamıştı. Çünkü o artık özlemini çektiği anavatanındaydı. Ay-yıldızlı Türk bayrağının gölgesinde, altında ve himayesindeydi. Arka toprağı da belki bir gün burada olacaktı. Ve adam çok çok mutluydu. * Latif KARAGÖZ/ ÇORLU Affet bizi sevgili Donmuş yapraklar gibi kıvranırken yüreğim, Kuruyan goncalardan figan devşirmekteyim. Sevgili, soğuk mudur bilmem ki bakışların, Mis kokunu özledim, yaz gibiydi kışların. İki cihan gülüsün, sevdik seni ezeli, Pişmanız affet bizi, affet bizi sevgili. Hicret etti yeniden kan gölüne gözlerim, Dudağımda çırpınan kuştur sözlerim. Tereddütlü gözlerden alamadık karşılık, Ne sürgünler yaşadık, ödülümüz ayrılık. Tomurcuklandı Kureyş, karartarak yeşili, Pişmanız affet bizi, affet bizi sevgili. Kokunla çiçeklendi mescidine girenler, Miraca yükseldiler kıblene yüz sürenler, Kir tutmaz oldu yüzler, nurlandı hep yanında, Çaresizler çareyi buldu şadırvanında. Firkatinle titriyor şimdi sazların teli, Pişmanız affet bizi, affet bizi sevgili. Devler alay konusu, cüceler sultan oldu, İnkâr sardı kaleyi, burçlar mazlumla doldu. Ah, serseri kurşunlar ağlattı anaları, Dünya hırsı, ihlassız bıraktı duaları. Tuzağa yenik düşüp, aşamadık engeli, Pişmanız affet bizi, affet bizi sevgili. Çıkmanı bekliyorum tüllenen bir geceden, Uykusuz saatlerin farkı yok işkenceden, Taşların damarına hasretini dokurum, Kapattım kitapları, yalnız seni okurum. Sensizlik ocağında yanar sevginin dili, Pişmanız affet bizi, affet bizi sevgili. Merhamet tomurcuğu güllenir dileklerde, Ölümün lezzetini tadarım her siperde. Sevgili, tükendim ben, yorgunum, bî-çareyim, Tam göğsünden vurulmuş bir yaralı serçeyim. Dinmek bilmez hicranım, sırdaş bildim mendili, Pişmanız affet bizi, affet bizi sevgili. ¥ Hüseyin ÖZKAYNAKÇI / SİVAS İhtiyarlık Yokuşa yüzün yok, inişe yüzün, Uzağı yakını pek görmez gözün, Sanki bize tarih oluyor iyi sözün, İhtiyarlık başa geldiği zaman, Ağrıdan sızıdan durmaz yakınır, Çare arar sağa sola bakınır, Az yese çok yese hemen dokunur, İhtiyarlık başa geldiği zaman, Yedek parçan olur, iğne, şurup, hap Ne faydası var ki ne yaparsan yap, İflas etmiş ciğer, yorulmuş bir kalp İhtiyarlık başa geldiği zaman, Dizler titrer, sonra belin bükülür, Damarlardan sıcak kanın çekilir Saç sakal ağarır, dişler dökülür İhtiyarlık başa geldiği zaman, Ayakların baston ile üç olur Gençlikte koştuğun günler hiç olur Konuşsan suç olur, sussan suç olur, İhtiyarlık başa geldiği zaman, Arkadaşın olur evde çocuklar Eşin dostun seni arada yoklar Torunların alır bastonun saklar İhtiyarlık başa geldiği zaman, Biri ölüp ayrı kaldı eşinden Kalan gitmek ister onun peşinden Çıkaramaz hayalinden, düşünden İhtiyarlık başa geldiği zaman, Ne çabuk geçiyor baharlar, güzler Zaman akımına uymuşuz bizler, İnsan yaşlanınca ölümü gözler İhtiyarlık başa geldiği zaman, Yaşlılara değil yalnız bu sözüm Gençler de yaşlanır darılma kızım, Senin de buruşur elin ve yüzün İhtiyarlık başa geldiği zaman, Duran’ın sözünü atma yabana Doğru yolu koyup, eğriye sapma Günahlardan sakın, harama bakma İhtiyarlık başa geldiği zaman, ¥ Duran YILDIRIM / KAYSERİ Oruç Bir hilâlle başlayıp, bir hilâlle bitiyor Hiçbir farkı kalmıyor zenginin fukaradan Bencillik kayboluyor, bütün hırslar eriyor Kurtuluyor insanlar yaptığı her hatadan Nefisle bir savaş bu, benzeyiş meleklere Yemek, içmek, ve her şey, bir el çekiş dünyadan Veda etmek bir süre, türlü türlü zevklere Sıyrılmak kötülükten, yalandan ve riyadan Bir ilahi kanun ki, bin yıllardır sürüyor Koruyor kalkan gibi bizi nice günahtan Bedenlerle beraber ruhlar temizleniyor Öyle bir ibadet ki, ecri Yüce Allah’tan ¥ Gazanfer SANLITOP
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT