BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Geçen seneki ramazan...

Geçen seneki ramazan...

Direklerarası’nın iki tarafı kulakları ağırtan bir gürültü içinde azgın ve çılgın bir kalabalık gülerek, eğlenerek, en bedbaht, en kara ramazan gecesini tes’id ediyor. Türk olan herkes ağlarken burada bunlar bu derece mülevves ve günahkar bir lâkaydîye nasıl düşebiliyorlar?



Elim manzara felaketini bilmeyen bir halk! İzmihlâl uçuruma yuvarlanırken bile hâlâ eğlenen zavallılar! Yaşadığımız kara günlerde şaşırtan günahkâr bir zevk ü safa havası, çirkin ve iğrenç bir vur patlasın, çal oynasın alemi! Direklerarası’nın iki tarafı boydan boya aydınlık dükkancıklarla, sinemalarla, mahalle kahveleri ile kaplanmış dar caddesinde göz kamaştırıcı ziya bolluğu ve kulakları ağırtan bir gürültü içinde azgın ve çılgın bir kalabalık gülerek, eğlenerek, en bedbaht, en kara ramazan gecesini tes’id ediyor. (kutluyor) Bu mahşer kalabalığının bir kısmı açık kapılardan duvarlarının renkli, müptezil levhalarını, ocağın büyük sarı semaverini gösteren, cigara ve nargile dumanıyla bulanmış sıcak ve pis kahvelerde oturuyorlar. Daha gençleri piyasayı seyir için kaldırımları kaplayan masaların etrafına üşüşmüşler. Bal yapmaz arı kovanları gibi işleyen bu izdiham içinde kahve, çay emirleri, tavla şakırtıları arasında, ellerinde kahve ve fincanı, gramofonun şarkılarını dinleyerek memnun, ramazan keyfi yapıyorlar. Bazı kahvelerde gramofon yerine saz takımları var. O zaman yalnız keyif değil, keyif alemi oluyor. Ve bu hissiz, bu zevksiz insanlar, parçalanan, kanlar içinde kalan bedbaht Türkiye’nin bir kısım evlatları... Ne elim hayret? Türk olan herkes ağlarken burada bunlar bu derece mülevves ve günahkar bir lâkaydîye nasıl düşebiliyorlar? Halk ruhu ne muamma! Dün o kadar meyus ağlaşanlar içinde elbet bunlar da vardı... Ve o yeis, o matemi bir kere hissettikten sonra o isyan alevini duyduktan sonra tekrar buraya dönebiliyorlar... Yoksa... Acaba zavallılar teselli mi arıyorlar? Yeisin son haddi, felaket, evde bekleyen sefalet, belki de açlık onları bu hale mi getiriyor? Birden ses, gürültü, kahkaha, ziya hep kesildi. Karanlık ve sükunet! Büsbütün başka bir dünya! Karşımızda Şehzade Camii harîminin kimsesiz karanlığa gömülmüş soğuk, küskün ve yabancı meçhul bir alem gibi duruyor... Mermer basamaklara oturduk... Tek tük elektrik lambalarının titrek ve yarım aydınlığı altında canlanan, yaşayan gölgeleriyle esrarengiz ve korkunç bir azamet gösteren dargın bir camii! Ağlayacak alem, yalvaracak derdi olmayan memleketlerinki gibi bomboş, metruk bir mabet. Daha namaz başlamamıştı. Mihrap yanında bir avuç mümin, bu soğuk ve dargın sükûnet içinde bekleşiyorlar. Sükûnet! Tarihin ağır ve muhteşem hatıratıyla asaletlerinde bu mabetteki metrukiyet sükûneti büsbütün elemli ve ağır duyuluyordu. Bu, uzun uzun düşündüren, ağlamak ihtiyacı veren hatta kendisi de ağlayan bir sükûnet gibi idi, onu ilahi bir kuvvet, ilahi bir lisan ve ilahi bir serzeniş gibi duyuyorduk. Ve yine kapının yanından, ilerlemeye, konuşmaya, hatta hızlı bir nefes almaya cesaret edemeyerek onu dinliyorduk, mabetteki elem havası bizim de yüreğimizde esiyor. Müminler birer birer gelmeye başladılar. Karşıdan direklerin arasında, gölgelerin yaşadığı kenarlarda hocalar yavaş yavaş çıkıyorlar. İlerliyorlar... Kayboluyorlar, yine çıkıyorlar... Nihayet mihrap önüne diz çöküyorlar. Gözüküyor, burası onların diyarı! Nefercikler de çoğaldılar, üstleri toz toprak rengi, yürüyüşleri silik ve mahviyetkâr, fakat bir dost kapısına gider gibi mihraba emniyetle, itminanla doğruluyorlar. Düşman karşısında, ölüm yanında o kadar cesur ve büyük olan bu Türkler burada, bir çocuk gibi yumuşak, saf ve sevimliydiler... Biz hal kapı yanında duruyoruz. Şimdi namaz başlıyor. Onların böyle safvetle, tevekkülle ibadet ettiklerini görünce, sağlam yürüyenlere bakan kötürümler gibi yüreğimizi bir kıskaç sıktı. Onlara katılamıyorduk. İçimize bir gariplik çöktü. Kendimizde telafi edilemez bir eksiklik, hiçbir şeyin dolduramayacağı bir boşluk duyduk... Ve o boşluktan ateşli bir hüsran dalgası kabardı. Göz kapaklarımız ağır ağır indi. Bir şey saklamak ister gibi kapandı. Onlar biraz sonra acıları ne olursa olsun buradan tebessümle çıkacaklar ve yüklerinin büyük bir kısmını secdede bırakacaklar. Öbürleri dışında, halkettikleri mülevves zevk ü sefa uçurumuna evvela dertlerini, yüklerini atıyorlar. Sonra da kendileri yuvarlanıyorlar... Yalnız biz, tesellide hissesi olmayan edebi bedbahtlar oradaki iğrenç hayattan müteneffir, buradaki ilâhi ümitten mahrum bütün müddet-i hayatımızda biraz sükûnet, biraz teselli diye hüsranla inliyoruz. Bu kara günlerde, birbirine zır akan bu iki cereyan arasında bütün devasız dertler yalnız bizim hissimize düşüyor. Ve onun için bir kimseyle anlaşamadan, kimseyle uyuşamadan daima garip, daima bedbaht, çökmüş omzumuzda memleketin sevgili fakat ağır yüküyle sürüklenip giden serseriler kalacağız. Müfide Ferit Tek / Ramazan Medeniyeti
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT