BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Camilerdeki ahenk

Camilerdeki ahenk

Sür yüzünü yere Âdemoğlu! Kibriya ve azamet ancak Allahü tealaya mahsustur. Benlik davasına kalkma. Sen yüzünü O’nun katında yere sürmezsen O, senin burnunu sürtmesini bilir. Ne Firavunlar, ne Nemrutlar gördü şu dünya... Onların, toprağın bile kabul etmediği vücutlarının bugüne kalan hatırası, adlarının yanına nesillerin eklediği lânet sıfatlarıdır.



Bundan tam yetmiş iki yıl evvel bir temmuz akşamı. Ayasofya mahşer gibi kalabalık. Redingotlu, İstambolinli, siyah ceketli, çizgili pantolonlu nezaretler ileri gelenleriyle âbani sarıklı, saltalı, cepkenli esnaf; koyu renk cüppeli, fes üzerine tülbent sarıklı molla beyler, Hoca Efendilerle yeşil, krem, siyah, kırmızı sarıklı arakiyeli, sikkeli şeyhler, dervişler omuz omuza. Arada her rütbeden zabitler ve yüzlerde mehmedcik. Abdestlerini almışlar, güzelce yıkadıkları ayaklarıyla değerli halılara basmaktan utanıyormuş gibi çekingen ve ürkek neferden müşire ve âmâ dilenciden nâzıra kadar her sınıftan bu halk topluluğu sadece aynı mayadan yaratıldıklarını ve aynı toprağa gireceklerini düşünerek, her vâhimenin (kuruntu) üstüne din kardeşliğinin hakikatine ererek, birbirlerine omuz vererek ve muntazam safla halinde Mescid-i Haram’a yönelerek huşû ile Rablerinin huzurunda el bağlıyorlar: - Allahü ekber... Mümin saflarının rükûa varışın ihtişamlı uğultusunu geniş kubbeli lâhutî akislerle artan ruhu haşyetten hazza, hazdan huzura sürükleyen bu billûrî nağmeler bastırıyor: - Allahü ekber. Secde... Yüzler Huzur-u Kibriya’da yere sürülüyor. Sür yüzünü yere Ademoğlu! Kibriya ve büyüklük ancak Allahü tealaya mahsustur. Benlik davasına kalkma. Sen yüzünü O’nun katında yere sürmezsen O, senin burnunu sürtmesini bilir. Ne Firavunlar, ne Nemrutlar gördü şu dünya... Onların, toprağın bile kabul etmediği vücutlarının bugüne kalan hatırası, adlarının yanına nesillerin eklediği lânet sıfatlarıdır. Hatib, kıvrak murassa kılıcına tutuna tutuna minber merdivenlerine tırmandı. Hatibin sarığının üzerindeki sırma onun payesini yani rütbesini gösteriyordu. Kılıca gelince gaza ile feth edilen şehirlerde ilk Cuma namazı kılındığı zaman hatibin minbere gazayı temsilen böyle kılıçla çıkması Peygamber Efendimizin imtisalidir. İstanbul alındıktan sonra ilk Cuma namazı Ayasofya’da kılındığı için ilk hutbe de burada okunmuş ve Akşemseddin Hazretleri kılıç ile minbere çıkmıştır. Bu hâtıra devam ediyor. Sonra Hatip efendi davudî sesine verdiği tok ve gürbüz bir ahenkle hutbeyi okuyordu. Kulaklar hep onda. Kulaklar mı yalnız, bütün cemaatin ruhu minberdeki hatibin ruhu ile kaynaşmış. Ey güzel İslam dini ve ey güzel İslam ibadeti. Allahü teala’ya varışta senden üstün değil sana denk gelebilecek başka yol bulunabilir mi? Hâşâ! Namaz bitti. Artık caminin her köşesinde bir hafız Kur’an-ı Kerim okumaya başladı. Her kürsüde bir şeyh vaaz ediyordu. Bunları dinleye dinleye camiden çıktık. Fatih ve Beyazıt camilerine de gidecektik. Fatih Camii’ndeki kalabalık daha ziyade sarıklılardan mürekkeb... Talebe-i ulûm denen medreseliler. Aman şu kapıdan girince sola tesadüf eden Beyazıtlı kalabalık da ne? Kürsüde bir adam yağa kalka kalka bir şeyler haykırıyor. Etrafta kendisi gibi beyazlar giyinmiş başlarında beyaz takke, üstünde koskoca sarıklar sararak arkadan taylasan bırakmış, hepsi bir örnek bir sürü adam... Bu kalabalığın toplandığı tarafın karşısında mihraba doğru yürürken solda mütevazi ve bodur bir rahlenin arkasında deve tüyü sikkeli, tek gözlü bir şeyh oturmuş, etrafındaki üç beş zabitle, beş-on efendi kılıklı zât. Ve bu ufak grubu çevreleyen ayakta 30-40 kişilik bir topluluk... Kelimeleri tane tane telaffuz ederek, hafif ve ağır bir sesle bu şeyh de etrafına hitap ediyor. İkindi namazını Beyazıt Camii’de kılacağımız için acele ile buradan ayrıldık ve ön saflarda yer bulabilmek için hızlı adımlarla Beyazıt’a doğru ilerledik. Beyazıt Camiinin Veliyüddin Efendi Kütüphanesi kısmına mücavir, meydana bakan kapısından girdik. Çok kalabalıktı. Zaten ramazanın diğer günlerinde de en fazla cemaat toplanan selatin camii buydu. Karşısındaki Daire-i Askeriye’nin mensupları öğle tatilinde cümleten buraya geldikleri gibi tatilden sonra iftara yakın zamanlarını da bu camide geçirirler. Türbedeki Maarif Nezareti, Şehremaneti, Cağaloğlu’ndan aşağı inerken sağa tesadüf eden Nafia, Ticaret ve Ziraat Nezaretleri memurlarıyla Babıâli, Dahiliye ve Hariciye’nin Beyazıt’tan Topkapı, Edirnekapı ve Yedikule’ye doğru uzanan semtlerde oturanları da ikindide burada toplanırlar. İkindiden sonra mihrabın sağına tesadüf eden maksure önünde Kayserili Remzi Efendi mesnevi okuturdu. Karşısına tesadüf eden maksurede de Abdülhakim Efendi’nin kürsüsü vardı. Remzi efendi kıvrak ve hafifi bir Kayseri şivesiyle Mesnevi’nin izahında dini, fen ile zaman ile zarifâne meczeder. Dersi arasında kıssadan hisse alınan tatlı tatlı hikayeler, fıkralar karıştıran, acı nasihat ilacını tatlı fesahat balıyla dinleyenlere sunan bu zatın derslerine doyum olmuyor. Ve sonunda beş dakika bile gelmeyen kırk beş dakikada Remzi Efendi’nin dersi bitti. Müezzin mahfilinin altında Hafız Ali, Hünkâr mahfilinin altında Kemali Sahaflar cihetindeki çıkıntıda Enderunlu mukabele okudular. Bizde Kur’an-ı Kerim’in ilâhî elfazını, Kıraat-ı Aşere sahibi bu bahtiyar hafızların güzel seslerindeki in’ikâsını hûşu ile gayşolarak (kendimizden geçerek) dinledik. Ahmed Esad Ben’im / Ramazan Medeniyet
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 100141
    % 0.47
  • 5.2903
    % -0.78
  • 6.0238
    % -0.54
  • 6.9195
    % 0.02
  • 218.193
    % -1.07
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT