BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir bayram hikâyesi

Bir bayram hikâyesi

Cemil önünde durdukları kunduracı dükkanının vitrinindeki ayakkabılara doğru parmağını uzatıp; - Şu beyaz ayakkabıyı istiyorum anne! dedi. Selma oğlunun gösterdiği ayakkabılara dikkatlice bakarken Cemil heyecanlı heyecanlı konuşmaya devam etti: - Yürüdükçe tabanında ışıklar yanıp sönüyor. Kırmızı kırmızı ışıklar. Ne harika bir şey, değil mi? - Hadi gel oğlum, yanımdaki para yeterse alalım, yetmezse ayırtır, babana telefon ederiz. Gelirken alır...



Cemil’in rüyası herkesi şaşkına çevirmişti... Cemil önünde durdukları kunduracı dükkanının vitrinindeki ayakkabılara doğru parmağını uzatıp; - Şu beyaz ayakkabıyı istiyorum anne! dedi. Selma oğlunun gösterdiği ayakkabılara dikkatlice bakarken Cemil heyecanlı heyecanlı konuşmaya devam etti: - Yürüdükçe tabanında ışıklar yanıp sönüyor. Kırmızı kırmızı ışıklar. Ne harika bir şey, değil mi? - Hadi gel oğlum, yanımdaki para yeterse alalım, yetmezse ayırtır, babana telefon ederiz. Gelirken alır... - Olmaaaz! diye cevap verdi Cemil. Çok kararlı bir şekilde konuşuyordu: Ayakkabıları dedem alıp getirecek. Bana söz verdi. Şimdi sen alırsan üzülür dedem. Selma da nereden çıktı der gibi: - Biliyorsun oğlum, büyükbaban öldü... Cemil annesinin sözünü keserek - Tamam anne biliyoruuum! dedi. Ama dedem bana ölmeden önce söz vermiş, “Ne zaman beni çok özlersen çağır gelirim”, dediğini anlatmıştım ya? Hem özledim hem bayram. Dün babamla mezar ziyaretine gittiğimizde, dua edip “Allah’ım dedemi çok özledim, ona izin ver, bayramda gelsin. Bayram namazını yine birlikte kılalım!” dedim. Gece dedemi rüyamda gördüm bana “Bayramda geliyorum. Bayram hediyesi olarak ne istersin?”, diye sordu. Ben de bu ışıklı ayakkabılardan istedim. Selma, şaşkınlık içindeydi. Ne diyeceğini bilemedi, - Yaaa! demekle yetindi. Evin yolunu tuttular. Anne karmakarışık düşünceler ve kararsız adımlarla yürüyor, büyük coşku içindeki oğlu tarafından adeta sürükleniyordu. Selma eve gelince, oğlunun bir çizgi filme dalmasını fırsat bilerek telefonla eşi Selim’i aradı. Durumu anlatıp, - Bu işten nasıl sıyrılacağız? diye yakındı. Selim de şaşırmıştı. Düşünceli düşünceli mırıldandı: - Ne yapmalı bilmem ki! Bir süre sessizlik oldu. Selim bulduğu çareyi anlattı: - Bak şimdi: Ben gelirken beğendiği ayakkabıları alır gelirim. Cemil uyuyunca onları başının ucuna koyarız. Sabahleyin “Deden geldi seni uyandırmaya kıyamadı. Kabristandaki kabir arkadaşları ile bayramlaşmayı kaçırmamak için bekleyemedi, ayakkabıları bıraktı gitti”, deriz tamam mı? Selma eşinin bu formülüyle biraz ferahlamakla beraber Cemil’in rüyası kalbinin bir köşesinde sıkıntı verici bir nokta olarak kalmıştı. Selim de telefonu kapattığında karısı gibi karışık düşünceler içine girmişti ve bulduğu çareye rağmen içi rahat değildi. Ayrıca, piyasayı saran mali kriz sebebiyle alacaklarını alamamanın ve borçlarını ödeyememenin burukluğunu yaşıyordu. Bayrama az bir harçlık ayırabilmişti. Uzun geçecek tatil döneminde Bursa’daki yakınlarına ziyaret etme planlarını yerine getiremeyeceklerdi. Ayakkabıları da veresiye alabilecekti. Çoktan cam atölyesini kapatıp eve gitmesi gerekiyordu ama sıkıntıdan yerinden kımıldayamaz haldeydi. Ne çare ki; ayakkabıyı almak için, istese de istemese de yola koyulmak zorundaydı. Tam çıkmaya hazırlanırken baba dostu Kamil Dayı’nın telaşla içeriye girdiğini gördü. Kamil Dayı içeri girer girmez bir “Ohhh!” çekip, sevinçle; - Çok şükür, seni yakaladım! dedi. Selim merakla sordu: - Ne o Kamil Dayı, selamsız sabahsız bu ne telaş; evde cam filan mı kırıldı yoksa? - Selamünaleyküm!.. - Ve aleykümselam!.. Şöyle otur bir soluk al... - Üzücü bir şey yok oğlum, dedi Kamil Dayı gösterilen sandalyeye otururken. Seni bulamam diye telaşlandım. Hayırlı bir iş. Seni hemen bulmam gerekiyordu. Kamil Dayı telaşlıydı ama üzüntülü görünmüyordu. Hatta biraz neşeliydi. Biraz soluklandıktan sonra esrarengiz bir şey anlatır gibi konuşmaya başladı: - Öğle namazını kıldıktan sonra evde tesbih çekiyordum bir rehavet çöktü. Dalmış gitmişim. Rüyamda rahmetli Kenan’ı gördüm bana; “- Sendeki emanetimi git oğlum Selim’e ver”, dedi. İrkilerek uyandım. - Hayırdır inşallah, dedi şaşkınlıkla Selim. Ne emaneti ola ki? Rahmetli bana hiçbir şey söylememişti!.. Kamil Dayı esrarlı tavırlarla anlatmaya devam etti: - Bizim hanım ameliyat olduğu zaman, rahmetli lazım olur diye 10 altın lira vermişti. Sağlığında tedarik edip borcumu ödeyememiştim. Geçen hafta tarla ortağı mahsul parası göndermiş. Rahmetliye olan borcumu bugün-yarın sana vereyim derken unutmuşum. Rüyayı görünce hatırlayıp hemen geldim. Al şu emaneti. Allah rahmetliden razı olsun. Selim şaşkınlık içindeydi. Ne yaptığını bilmeden elini Kamil Dayı’nın mendil çıkınına uzattı. Ne diyeceğini de bilemiyordu. Nezaketen de olsa “Ne acelesi vardı!” bile diyemiyordu. Kamil Dayı “Emir büyük yerden” tavrı içindeydi. Bir bakıma da öyleydi. Selim’in nezaket gösterisi de havada kalacaktı. Hatta Kamil Dayı’nın içinde bulunduğu havayı pekiştirmeyi düşündü. Lafa nereden gireceğini bilemiyordu: - Kamil Dayı, dedi, elinde oynadığı mendil çıkınına bakarak tereddütle devam etti: - Allah hayra çıkarsın, bizim oğlan da dün dedesini rüyasında görmüş. Dedesinin bayramda geleceğini “Gelirken sana ne getireyim?” diye sorduğunu söylüyor. ¥ DEVAMI YARIN İBRAHİM A. ŞAHİN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT