BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Menkıbelerin mekânı

Menkıbelerin mekânı

Geçtiğimiz asırda 900 dükkanı ve 18 bin nüfusu ile İran, Irak, Anadolu çatalının nabzını tutan Nehri, şimdi kuş uçmaz, kervan geçmez bir mezra...



Menkıbe anlatıp dinlemek bize has bir güzellik olsa gerek. Büyüklerimiz gençleri “şunu şöyle yapma” diye uyarmaz, vakt-i zamanı evvelinden bir hadise anlatır, taşı gediğine oturturlar. Öyle ya, hikmetten nasibi olan hissesini kıssadan da kapar. Nasipsize hap yapıp yuttursan, boş bakar. Menkıbeler iyidir, hoşturlar da çabuk unutulurlar. Ama bazıları vardır ki yüreğinize işler, adeta kök salar. Mesela bana “Hiç düşünmece yok, peşpeşe üç menkıbe anlatacaksın” deseler aklıma şunlar gelir. Hırsızın biri Çalıp çırpıp geçinmeye alışan bir uyanık İran-Irak-Anadolu üçgenini mekan edinir. O belde senin, bu belde benim derken sıra Nehri’ye gelir. Adam çarşıyı dolanırken gördüklerine inanamaz. Ezan okununca esnaf kapısını çekmeden, kepengini indirmeden mescide koşar. Tam yağma zamanıdır, ancak binlerce göz kendisini izliyormuş gibi bir hisse kapılır. Kumaşlara, halılara, ibriklere ve çekmecelerdeki kuruşlara bakakalır. Yutkunmaktan bir tuhaf olur ama hiçbirine el süremez. Şimdi gidiyor gibi görünmeli ve gece dönüp malı kaldırmalıdır. Öyle de yapar. Kandillerin tek tek sönmesini bekler ve gecenin bir vakti Nehri’ye sızar. Katırını bir kuytuya bağlar, önüne ilk çıkan ambarın kapısını omuzlar. Alelacele zahire çuvallarından birine el atar, atar ama yerinden bile oynatamaz. Halbuki bilekli ve kemiklidir, gücü kuvveti yerindedir. Tekrar dener ama başaramaz. Sonra yine, sonra yine... Olacak iş değildir, içine bir sıkıntıdır çöreklenir, ensesinden topuğuna ter basar. Son bir kez ama ümitsizce dener. Hayret, koca alamet kuş olur, sırtına oturur. Gayri ihtiyari arkasına döner. Nur yüzlü bir veli ile gözgöze gelirler. “Ama, ben, şey...” diyecek olur. Ay çehreli zat parmaklarını dudaklarına götürür, onu susturur. “Çuvalı al ve git” buyurur, “bir daha ihtiyacın olunca bize gel. Başkalarına yakalanırsan canını yakarlar!” Hırsız o gecenin şaşkınlığından uzun süre kurtulamaz. Hele ambarda karşılaştığı şahsın Seyyid Tâhâ Hazretleri olduğunu öğrenince bin pişman olur. Nehri’ye yine gelir ama dünyalık istemeye değil. Artık o kapıdan alınacak “başka şeylerin” farkındadır. Bu kapıda bulunmaz Musul taraflarında şeyhlik yapan biri kendisini ve şöhretini gölgede bırakan Seyyid Tâhâ’dan çok rahatsız olur. Dediğini ikiletmeyen talebelerinden birini kenara çeker. “Ben bunları bilirim” der, “âlim geçinir ama bir şey bilmezler. Derhal Nehri’ye gidecek ve ona sünnet-i seniyyeye uymayan bir iş işleteceksin! Tamam mı?” Talebe Nehri’ye varır, mescidi bulur. Düşünür taşınır ve aklı sıra bir tuzak hazırlar. Seyyid Tâhâ’nın ayakkabısının sol tekini ulaşılamayacak kadar uzağa koyar. Şimdi mecburen mescitten sağ ayakla çıkacak ve Efendimizin sünnetine uymayan bir iş yapacaktır. O da fırsatı kaçırmayacak, şahin gibi atılıp azarlayacaktır. İhtimal ki, daha kendisi yoldayken hadisenin akisleri Musul’a varmış olacak ve şehre zafer kazanmış komutan edası ile girecektir. Namaz biter, tesbihler çekilir, dualar edilir. Musullu genç kapı önünde avcı gibi mevzilenir. İşte Seyyid Tâhâ gelmektedir. Gözden düşmesine sadece birkaç adım kalmıştır. Seyyid Taha Hazretleri eşiğe yaklaşır, yaklaşır ve ansızın dururlar. Elini Musullu gencin omuzuna koyar ve çok tatlı bir üslupla “Aldığın ayakkabıyı yerine koy evladım” buyururlar, “bu kapıda senin aradıkların bulunmaz!” Al tesbihini Van’ın Gürpınar kazâsında çobanlık yapan bir genç, dervişliğe niyetlenir. Büyük bir heves ve halis niyet ile Nehri’ye gelir, dergâha yerleşir. Ancak akrabaları arar, sorar, onu bulurlar. Bin dereden su getirip aklına girerler. “Dervişlik senin neyine” derler, “şimdi yayla zamanı. Koyunlar ortada kaldı, daha sütler sağılacak, otlar toplanacak. Hem sen böyle tekkelere kapılanırsan anana babana kim bakacak?” Genç çaresiz kalır. Büyük veliden müsaade ister. Taha-i Hakkari Hazretleri mâkul karşılar, destur vermekle kalmaz, çıkarıp tesbihlerini de hediye ederler. Çoban yine koyunları güder. Sütleri sağar, ot biçer, peynir basar. Bu arada tesbihini yanından ayırmaz. Fırsatını buldu mu, boyun büker, diz çöker, sessiz sessiz zikreder. Olacak bu ya, o yıl aksilikler aksilikleri izler. Davara kurt mu girmez, samanlığa ateş mi düşmez. Herkesin peyniri kapışılır, bunlara müşteri gelmez. Akrabaları öfkeyle gelir “Bütün bunlar senin yüzünden derler!” -Niye? -O tesbihi eline aldın alalı işlerimiz rast gitmedi. -Ne âlâkası var? -Sen anlamazsın. Şimdi doğru Nehri’ye gidecek ve o tesbihi sahibine vereceksin tamam mı? Saflık bu ya genç çoban Nehri’ye gelir. Bir sohbet anında, hem de kalabalık bir sohbet anında tesbihi çıkarır ve geri verir. Doğrusu bu hiç şık bir hareket değildir. Tâhâ-i Hakkari Hazretleri’nin sevenleri çok üzülür, “nasipsizliğin bu kadarına pes doğrusu” derler. Halbuki kendileri o nurlu tesbihe sahip olabilmek için neler vermezler. Ama büyük veli üstünde durmaz, sadece tebessüm eder. Aradan birkaç ay geçer. Cemaatin öğlen namazı için saf tutmaya başladığı demlerden birinde Seyyid Tâhâ Hazretlerini görülmedik bir hiddet kaplar. Elleri ile sanki birini kovar ve “defol bre lâin!” diye haykırırlar. Adı yine Tâhâ olan, ancak “Köse Halife” namıyla anılan sırdaşları münasip bir zamanda olup bitenin hikmetini sorar. Seyyid Tâhâ Hazretleri “Gürpınar’da bir mümin sekeratta idi ve şeytan ona musallat olmuştu. Büyüklerin bereketiyle defedildi de o mümin imansız gitmekten kurtuldu” buyururlar. Köse halife sesini alçaltıp sorar: “Sakın o mümin, tesbihinizi iade eden genç olmasın?” -İyi bildin. -Ama efendim, size karşı edepsizlik yaptı ya. -Olsun, bir zamanlar muhabbeti vardı ya. * * * Nasıl? Hoşunuza gitti mi? Sizi bilmem ama ben menkıbelere mekân olan Nehri’yi hep merak etmişimdir. Sahi, şimdilerde Nehri diye bir belde kalmış mıdır? Varsa nerededir ve nasıl gidilir? Meğer kalmış, varmış ve gidilirmiş. Onu da anlatalım ama yarına. İrfan Özfatura
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT