BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Ne harâbîyim ne harâbâtîyim Kökü mazide olan âtîyim...”

“Ne harâbîyim ne harâbâtîyim Kökü mazide olan âtîyim...”

Bir dönem Türk milletinin beş bin yıllık geçmişini yok sayarak; tarih, edebiyat, kültür, sanat; kısacası üst yapıya ait her şeyi 1923’ten itibaren başlatmak isteyen çarpık zihniyet, şimdilerde yine ve daha başka bir yanlışı sahneye koyma gayretinde... Son senelerde, zaten asgari seviyeye indirilmiş olan divan edebiyatı tedrisatının, büsbütün kaldırılıp unuttutulması yolunda tehlikeli adımlar atılıyor!



Bir dönem Türk milletinin beş bin yıllık geçmişini yok sayarak; tarih, edebiyat, kültür, sanat; kısacası üst yapıya ait her şeyi 1923’ten itibaren başlatmak isteyen çarpık zihniyet, şimdilerde yine ve daha başka bir yanlışı sahneye koyma gayretinde... Son senelerde, zaten asgari seviyeye indirilmiş olan divan edebiyatı tedrisatının, büsbütün kaldırılıp unuttutulması yolunda tehlikeli adımlar atılıyor! İngilizler, Fransızlar, İspanyollar, Ruslar ve diğer büyük milletler, geçmişleri ile kesintisiz ve kuvvetli bağlara sahip olmak hasebiyle, yüzyıllar öncesinden gelen kültürel miraslarını bugün gerektiği gibi kullanabilirken, Türkler maalesef bu şansa sahip değiller. Bugün kütüphanelerimizdeki yüzbinlerce cilt kitap, sayısı son derece mahdut ve giderek de azalan akademisyen ve araştırmacılar dışında okuyucu bulamadığı için tozlu raflarda güvelere yem olmaya mahkum. Zira bu kitaplar Osmanlıca yazılmış ve bunları okuma becerisine sahip insan sayısı yok denecek kadar az. 1928 öncesi ile kültürel olarak kurulabilen bağlar bu eserlerden Latin harflerine çevrilebilenlerle sınırlı. Zaten okumayı sevmeyen ve bu sebeple de ilerlemeyi, kalkınmayı beceremeyen halkımız bir de 1930’lu yıllarda başlatılan uydurmaca kelimelerle hepten dil fakiri haline getirildi. Yeni nesillerin, bırakın Fuzuli’yi, Baki’yi. Ruhi’yi, Nabi’yi; Abdulhak Hamid’i, Ahmet Haşim’i, Yahya Kemal’i bile anlama imkanları kalmadı. Zira Türkçe’nin “sal”a bindirilip “sel”e verilmesi yüzünden en “aydın”lar bile ikiyüz-üçyüz kelime ile yazıp konuşmaya başladı! Yani milletin kelime hazinesi bugünkü maliye hazinesine benzetildi... “Bu dil ağzımda annemin sütüdür” mısraıyla anadilimize olan sevgisini izhar eden Yahya Kemal, Tevfik Fikret’in ithamına karşı da, başlığa çıkardığımız; “Ne harabîyim (sarhoş-yıkık) ne harâbâtîyim (ömrünü meyhanede geçiren)/Kökü mazide olan atiyim” beytini söyleyerek mazi ile ati, yani geçmiş ile gelecek arasındaki vazgeçilmez bağı, çok veciz şekilde izah etmiştir. Ama bugün kökü derinlerde olan asırlık çınarlar yerine, saksı bitkisi gibi köksüz ve kısa ömürlü nesiller yetiştiren zihniyet, sanki her şeyi halletmiş gibi bu defa geçmişi büsbütün unutturmaya kalkışıyor! Eğer mani olunmazsa bu gidişle, “Avâzeyi bu âleme Davud gibi sal”an Baki, gerçekten “Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş” olacak! Fuzuli, mahlası gibi fazlalık ve lüzumsuz manasında algılanacak... Nedim de mezar taşındaki şu beytiyle haykırmaya devam edecek: “Ey Nedim, ey bülbül-i şeyda niçin hamuşsun/Senden evvel çok nevalar, guft-u gûlar var idi.” Türkçe yönünden iyice küçülen gençler de artık “okuma” kitabından şunları tekrarlarlar; “Uyu uyu yat, yat yat uyu” veya “Dandini dandini dasdana, danalar girmiş bostana... Ninni yavrum ninni, uyusun da büyüsün ninni!” Bunlar büyüyüp “aydın”lanınca da kafelerde, edebiyat sohbeti yerine geyik muhabbeti yaparlar... Ne gençlik ama!
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT