BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Arvasî’nin şairliği

Arvasî’nin şairliği

Vefatının 13. yılında rahmetle yadettiğimiz Seyyid Ahmet Arvasi, nesirleri kadar derin bir kültür ırmağından beslenen mısralarıyla da incelenmeye değer bir kalem. Her ne kadar, yazı hayatında şiiri birinci sıraya koymasa da, o, ruh tellerimizi titreten birçok mısraya imza atmış önemli bir şair...



Her Türk insanının beyninde, yüreğinde ve dilinde mutlaka birkaç mısra durur; ve bazen şair olur insanımız. İlk aşkını yaşadığında, kahramanlık duygusu ilk kabardığında, sosyo-ekonomik şartlar omuzundaki kemiğe diş geçirmeye başladığında vs. herkes şiire sarılır ya da şiirin masumluğuna... Şiir adına söylediğimiz birçok güzel sözü, ömrümüzün ilerleyen yaşlarında tebessümle hatırlarız çoğu zaman. Belki sahip çıkmayız veya şaşırırız söylediklerimize. Eski not defterlerinin kenarına attığımız bir şiir parafı, bir güzel söz; içimizde o anda yeşeren ya da alevlenen duyguların yansıması olarak taşınır sonraki günlere... Sonradan, her ne kadar “ben şair değilim” dese de, şiir adına ortaya hatırı sayılır metin bırakanlarsa ayrıca ele alınıp değerlendirilebilir. Metafizik ürpertiler Bizim insanımızın peşinde olan ve onu sürekli bir arayışa davet eden Seyyid Ahmet Arvasi de fikir ve aksiyon adamlığının ötesinde, metafizik ürpertileri ve milli şuuru heyecana sevkeden şiirler yazdı ömrü boyunca. Berekât Yayınları’nca, 1989 yılında basılan “Şiirlerim”in tasnifine bakıldığında, ilk şiirlerini 1948 yılında, yani 16 yaşında iken kaleme aldığı gözlenen Arvasi, “Ne gam, varsın dizlerim koşa koşa yorulsun/ Saadetin, davanın, gerçek aşkında peşinde/ Boş hayaller kül olup rüzgarlarla savrulsun/ Yaban gülleri gibi solsun çöl güneşinde” mısralarıyla, güçlü bir şiir dilinin içinde olduğunu isbat ediyor. “Vaktiyle şairliğe özenmiş ve yazdıklarımı ‘Sır’ adını verdiğim bir kitapçıkta toplamıştım. O zaman, Ahmet Cezzar Arvasi imzasını kullanıyordum... Bu kitapçığımı nedense hiç sevemedim ve adeta şairliğe küstüm. Kendimi, fikri çalışmalara verdim” diyen Arvasi, şiirden uzaklaşmasını basit bir sebebe, “mürettib hatası”na bağlıyor. “Kendini Arayan İnsan”, “İnsan ve İnsan Ötesi”, “Türk-İslam Ülküsü”, “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz” gibi, okuyucularını irkilten ve düşüncenin derinliklerinde “yerli” bir duruşa davet eden kitapları kadar, şiirlerini de aynı kıratta değerlendirebileceğimiz Seyyid Ahmet Arvasi, Batılılışma hastalığına yakalanmış beyinlerin çektiği ıstırabı, “milli ve mukaddes” konularda yazdığı şiirlerle terennüm etmişti. Yabancılaşma, memleket sevgisi, hüzün, dava, gurbet gibi konular üzerinde yoğunlaşan söyleyişinin, en az nesri kadar etkili olduğunu iddia edebileceğimiz Arvasi için, şiir de “mutlak”ı bulmak adına gidilmesi gereken bir yol olarak karşımızda duruyor. 1985 yılında kalema aldığı “Maceramız” şiirinde, bunun izini sürmek mümkün: Mutlu oluruz sandık dünya denen bu yerde Hayaller tuz-buz oldu, başımız girdi derde Binlerce dün ve bugün böyle akıp gider de Mutluluk at koşturur nedense hep ilerde! Aynı şiirin son dörtlüğünde, yürünen yolun ve gelinen noktanın tesbitini şöyle yapıyor şair: Boşaldı zemberekler, yoruldu yelkovanlar Hâlâ soracak mıyız: “Kurtarıcım nerde?” Ölümün ötesinde gerçek hayat umanlar Yaramıza son merhem, şimdi, Son Peygamber’de. Türk yine destanlaşacak! Bize ait acıların ve hasretlerin, en üst perdeden ses bulduğu Arvasi şiirlerinde, coşkunun sınırları ve sırları yine belirleyici; yine etkileyici. Dağdan, kırdan, çiçekten, böcekten söz etse de bütünüyle bir Anadolu coğrafyasının binlerce yıllık beklentisini, idealini, acısını ve sevgisini terennüm eden şair, yarına dair ümitlerini hiçbir zaman kaybetmeden, yüksek sesle dillendiriyor. “Türk Yine Destanlaşacak” şiirinde, geleceğe dair işaretler bulabilmek mümkün: Batıyor doğmuş günler, kim demiş gün doğacak Yarın bu günden beter, dün bu günden iyiyken Bir damla kan sel olup, bu milleti boğacak Kurtlar böcekler onu, içter kemirir iken... Cihanın kanser olmuş yarasını saracak Bir âb-ı hayat gibi gönüllere dolarken Dünya durdukça bu ruh Türk ve İslâm kalacak Diğerleri ya olsun veya olmasın derken... Dünya İşte gördük seni dünya, Ne gerçeksin, ne de rüya, Bir resim çizilmiş suya, Sahte ışık, sahte boya... Ah çocuklar, ah bebekler!.. Gonca halinde çiçekler!.. Kanadlanmış kelebekler, Uçamadı doya doya. Ötelerden ne haber var? Kim demiş hayat bu kadar? Mezarlarında yatanlar, Hayat sürmüş bitmiş güya! Bak yağmura, bak şu suya, Dağı, taşı oya oya, Öteleri duya duya, Akıp gidiyor deryaya. Madde, manaya anahtar, Fenâ, bekâya anahtar, Toprak, semâya anahtar, Açar kapıyı Mevlâ’ya... ¥ S. Ahmet Arvasi Başka yarınlara Kanserden korkmayın ama kanser korkusundan korkun! Bu sözü çok duyuyoruz son yıllarda; bir defa da gazeteci Nevval Sevindi dillendirdi. Sevindi’nin Timaş Yayınları arasında çıkan “Kanserle Yaşıyorum” isimli kitabı, bu hastalığın pençesinde uzun süre kıvranan ve artık sağlığına kavuşan yazarın kendi macerası... “Genellikle felaket başkalarının başına gelen olaya verilen isimdir” diye başlıyor öyküsünü anlatmaya Sevindi. Göğüs dokusu içine yerleşmiş olan bir tümörün sarstığı bedenini tedavi için götürdüğü yerlerde gördükleri ve yaşadıklarını didaktik bir üslupla anlatıyor okuyucularına. Korku ve sevgisizliğe karşı bir mücadelenin öyküsü gibi okunabilecek “Kanserle Yaşıyorum”, kanser=ölüm yargısını da sorguluyor. İnsan ve hasta olarak kim olduğunu iyi bilen, doktoruyla rakip değil, bir çözüm ortağı gibi diyalog kuran Sevindi, insanın aklı ve gönlüyle hangi zorlukların üstesinden gelebileceğini de isbata çağırıyor. Hem güzel bir üslup, hem önemli bir konu, hem de etkileyici bir sunuş... (Timaş, 0 212 513 84 15) Bu ırmakta ne ölmek var bize, bu ırmakta ne gam var, ne keder var, ne dert. Bu ırmak alabildiğine yaşamaktan, bu ırmak iyilikten, cömertlikten ibaret... Mevlâna
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT