BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Dışı seni, içi beni

Dışı seni, içi beni

Zeytin sezonu çıktı çıkıyor. Köylü yağmura, çamura aldırmadan tane topluyor. Soğuk bıçak gibi, yüzler kıpkırmızı, eller mosmor.



Siz bakmayın gazeteci milletinin öyle havalı havalı dolandığına. Eğer bekleyecek dükkanları, ekecek toprakları olsa ossaat kaçarlar. Farzedelim, o gün DGM kapısında “babalardan birini” bekliyorsun. Adam üç bilemedin, dört adım atacak, sonra doğru araca. Önü polis, ardı jandarma. O hengamede resmi çektin, çektin. Çekemediysen, çekmişsin. “Ama efendim saatlerce beklemiştim de... Soğuktan bataryam bitmiş de...” Geç bunları, resim nerede? Ya da bir hastahane muhabirisin diyelim. Monoton geçen saatlerden sonra sırtını kalorifer peteğine dayamış uyukluyorsun. O ara bir siren sesi duyar gibi oluyorsun, ardından hızla çekilen bir sedyenin tıngırtısı geliyor. Çılgınlar gibi fırlıyorsun, bir taraftan diyaframı, bir taraftan netliği, bir taraftan pozometreyi ayarlarken önünden rüzgar gibi geçen yaralıya yapıştırıyorsun flaşı. Hasta sahipleri de sana yapıştırıyorlar tabii. İki tokattan kimse ölmez ama resimler çıktı mı acaba? İşte bu şüphe ciğerini kemiriyor. Film yıkanana kadar ısırmaktan parmaklarını inceltiyorsun. Peki “çeker çekmez çeken” bir alet? Var... Var ama kamyon fiyatına. Zor zenaat Polis muhabirliği ayrı dert. Gecenin bir vakti istihbaratı bekliyorsun. Tam çayını demlemiş şeker aranıyorsun, emniyet bandında cızırtılı bir anons: “Sefaköy’de kendini intihar eden genç kızın...” A be güzelim, şimdi intaharın sırası mı? Çayından bir fırt çekemeden çantanı topluyorsun. İyi de cenaze evinden, hele böyle mıştırıklı bir cenaze evinden resim nasıl alınır? Bunun tek yolu eve telsizini göstere göstere girmek ve komser ayaklarına yatıp, “çabuk bana kızın resmini getirin” demektir. Eğer vesikalık getirirlerse, aile fotoğrafı isteyeceksin. Siyah beyaz mı geldi “renklisi yok mu” diye direteceksin. Yutarlarsa ne âlâ, yok yutmazlarsa sopayı yersin. Haydi o da neyse de, tam o sıra foto film merkezinden polisler gelirse... Toplu gösteriler ayrı derttir. Militanlar farklı şeyleri savunur ama benzer şeylerden tad alırlar. Sağcılar da, solcular da gazeteci hırpalamaya bayılırlar. Okumuş çocuklar maldan da anlar, kırmak için illa Nikon, Canon ararlar. Bak makine dendi mi duracaksın. Muhabirin, kafasını yar, topuğundan vur, kabasından bıçakla ama makinesine dokunma. Magazinciler efendi çocuklardır ve şık giyinirler. Gelgelelim randevu özürlü organizatörlerle ve kaprisli ünlüler onları dövmekten beter ederler. Ben bir ara sağlık muhabirliğini kovalamıştım. Şimdi habere üç vesaitle gidiyor, not alıyor, resim çekiyorsun ya, yerküremizin “okul öncesi dönemlerde öğrenme yetisinin geliştirilmesi” gibi “önemli” bir konu etrafında döndüğünü sanıyorsun. Hadiseyi allayıp pulluyor, hevesle yazıişlerine götürüyorsun. Ortalık siyaset, cinayet kaynadığı için gülüp geçiyorlar. Haberini önce ikiye sonra dörde katlayıp çöp tenekesinin müşfik haznesine tevdi ediyorlar. Sonra “Vay efendim benim çocuğumun yetisi neden yitti?” Eee, biz zamanında yazdık di mi? Hele siyasi muhabirlik düşman başına. Ankara’daki amcamlar anlatılamayacak kadar pipiriklidirler. Birini översin öbürü küser, yerersin bedel ödetirler. Dava üstüne dava açar müdürlerinin bile burnundan getirirler. Uzatmayayım, gazeteci ne muti olabilir ne asi. Suya sabuna dokunmayan biter, çarka çomak sokmayan üretemez. Bu meslek fazla meraklılara tahammül edemez ama heyecanını kaybedeni de bir çırpıda siler. Ne aşağı tüküreceksin, ne yukarı. Ömür boyu sakal bıyık gözetmekten başınız döner. Hasılı herkes gazetecilere özenir, onlar ise sıradan vatandaşlara imrenirler. Nerede kalmıştık? Hatırlayacaksınız, geçen hafta Manisalı Saffet Hocanın zeytin ve zeytincilik üzerine yaptığı nefis sohbeti aktarmıştık. Fazla mı ballandırdık ne, arkadaşların zeytinciliğe özenesi tuttu. Kendileri için isteseler iyi ama beni de itekliyorlar. Geliyor gidiyor, “böyle önemli bir konuyu bir günde bitiremezsin” diyorlar, “şimdi bizzat gidip, müstahsil ile görüşmeli, resim filan çekmelisin.” Sonra kulağıma eğilip sadede geliyorlar: “Hem sor bakalım araziler kaça gidiyor?” Kıracak değilim ya, seyir ve hidrografi dairesinin raporlarını bile dinleyemeden çıkıyorum yola. Eskihisar’dan vapura biniyoruz, martı çığlıklarını da saymazsan ortalık sakin görünüyor. Topçular, Yalova derken yukarılara vuruyorum. Orhangazi- İznik arası tam istediğim gibi. Çoluk çocuk üşüşmüş, karınca gibi zeytin topluyor. Hallerini soruyorum, şükrediyorlar. Aksakallı bir köylü “henüz satmadım” diyor “ama benim ki elek üstü, sanırım iki liradan (bu iki milyon lira demek oluyor) gider”. Çaktırmadan bir hesap yapıyorum, beş ton zeytinin olsa 10 milyar, bu devirde iyi para. Anladığım kadarıyla yüz tane ağacı olan vaziyeti kurtarıyor. Ufak ufak arkadaşlara hak vermeye başlıyorum “Oolum ne demeye okudun. Beş dönüm bostan, yan gel İrfan” İlerliyoruz hava hâzâ şerbet, ortalık mis gibi toprak kokuyor. Göl zeytinliklere, zeytinlikler göle yakışıyor. Dalgalar iri iri, kayıklar kuğu gibi sallanıyor. Yol boyunda pırıl pırıl fabrikalar... Kamyonlar geliyor gidiyor, zeytin döküp, yağ yükleniyorlar. Eski usûl çalışan yağhaneleri de görsek iyi olacak ama meğer ki geçmiş ola. Etinden, sütünden, yününden Yine de yılmıyorum. Soruyor soruşturuyor sona kalanlardan birinin izini buluyorum. Beni bayırdan tarafa yolluyorlar, Yörükler Köyünün Emin Ustası babadan kalma usullerle taş döndürüp zeytin eziyor. Sonra kıl çuvallara doldurup veriyor prese. Çuvalların kenarından sızan sarı siyah suyu dinlendirdin mi yağı üste çıkıyor. Değirmenden çıkan küspe bile değerli. Sabun fabrikaları bunları almak için sıraya giriyorlar ama onlar malı elini öpene veriyor. Hasılı Saffet Hoca ne anlattıysa onu buluyorum, bana sadece resimlemek kalıyor. Yağhane’nin yanıbaşındaki şirin bir kıraathane. Ortada buruşuk bir çingene sobası... Üzerinde dibi kara bir güğüm tısıldıyor. Burada adaçayı, kekik, tarçın gibi birşeyler kaynamış olmalı, hem odun dumanı ne kadar hoş kokuyor. Kahveci sobaya birkaç zeytin dalı atıp kapaklarını açıyor. Olacak şey değil, bu nasıl sıcak? Borular kor gibi kızarıyor. Yanakları pembeleşen bir hacı “Biliyor musun bu ikinci sobamız” diyor, “öbürü dayanamadı, tospaa gibi büzülüveedi.” Oturuyoruz, önce çaylar geliyor, sonra sohpet demleniyor. Emin Usta ezdiği yağı bir şişeye alıp ışığa tutuyor. Gördüğüm tek şey bunun daha yeşil olduğu. Ama onlar yağın rengi üzerine saatlerce konuşabiliyorlar. Demek tadından, kokusundan açılsa kitap yazacaklar. Zeytini çözemiyorum ama bu yağ işi sarıyor. Öyle ya şunun şurası emekliliğimize ne kaldı? İyi de bu saatten sonra “yağ satarım, bal satarım...” Yok be, şimdi zamanı değil, millet yemeye ekmek bulamıyor. Madalyonun öbür yüzü Çıkıyorum, hava nasıl kapanmış anlatamam. Göl, bostan kuyusu gibi kapkara. Ardından bir rüzgar... Kar, bora, fırtına... Radyo ikide bir sel uyarıları yapıyor. Birikintiler yolu örttü örter, silecekler su süpürmeye yetişemiyor. Malumatsa malumat toplamışız, fotoğrafsa fotoğraf çekmişiz, lâkin bahçelerdeki koşturmacayı görünce huzur batıyor. Yollar dere olmuş, zemin bulamaca dönmüş ne gam, onlarla laflamasam olmaz. Ancak on adımda su dizime, çamur belime çıkıyor, makine öyle ıslanıyor ki flaş senkron tutmuyor. Gariban kadınların suya, sele aldırdıkları yok, bildikleri gibi çalışıyorlar. Tülbentleri kafalarına yapışmış, kazaklarından şıpır şıpır sular damlıyor. Yüzleri kıpkırmızı, elleri mosmor. Peki bunlar üşümezler mi? Üşümek ne kelime donarlar. Romatizma falan? İhtimal ki olurlar. Onları seyrederken içim daralıyor. Zira zeytinliğin ucu var, bucağı yok. Bahçe eteklerini göle sermiş, başı doruklara değiyor. Sahi bu mahsul tek tek toplamakla nasıl biter? İnanın gözüm yılıyor. Bahçe sahibi (Mesut Bey) çamura saplanan traktörüyle uğraşırken ağlamamak için dudaklarını ısırıyor. Yükselen maliyetlerden öyle bir dert yanıyor ki içim paralanıyor. Kahırlı bir üslûpla “650’ye mal et, 850’ye sat. Hadi ona da şükür ama traktör mazot ister, işçi para ister” diyor, “Görüyorsun işte zeytin peşin peşin gidiyor ama para gıdım gıdım geliyor.” Yani diyeceksiniz... Yanisi şu ki: Dışı seni, içi beni... Düşünüyorum da.... Muhabirlik de fena meslek değil hani.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT