BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Neron İstanbul’da

Neron İstanbul’da

İstanbul’un şehir plânlamasını yapan Fransız’ın beş marifeti: “Tarihî eserleri yıkmak, merkezi yapılaşmaya açmak, gecekonduyu teşvik, raylı sisteme ket vurmak ve şehir içine sanayi kurmak”



Yıl 1940 filandır. Dünya kentleri arasında bir güzellik yarışması yapılır. İstanbul da adaylar arasındadır. Ama yöneticilerimiz sıralamaya gireceklerine bile inanamazlar, zira şehir harap ve perişandır. Yolları henüz Arnavut kaldırımıdır ve ortalıkta at arabaları, faytonlar, hamallar dolanır. Kadınlar galveniz kovalarla mahalle çeşmelerine koşarken sokak aralarında pasaklı çocuklar haykırır. Düşünebiliyor musunuz sur içinde bile hayvan beslenir, evlerin arasında kabristanlar, bostanlar, kuyular vardır. Vapurlar kömürlüdür, nakliye mavna ve takalarla sağlanır. Osmanlının muhteşem günlerinden kalma eserler şirin ama bakımsızdır. Mezar taşları yosun tutmuştur, kubbeler yıkık, minareler kırıktır. Söyleyin şimdi bu şehrin, cetvel caddeli modern hemcinsleri yanında ne kadar şansı vardır? Uzatmayalım yarışma neticelenir ve İstanbul en yakın rakibine (ki o Rio de Janeiro’dur) hatırı sayılır bir fark atarak birinci olur, bizimkiler şaşırır kalır. El atmanın zamanı ama... O günlerde şehrin nüfusu ancak Bayrampaşa ya da Bağcılar kadardır. Ancak hızla büyüme temayülündedir ve on sene, yirmi sene sonrası için tedbirler alınmalıdır. Budapeşte, Viyana ve Floransa gibi batılı kentlerde yapılan uygulamalara bakılırsa tarihi alanlar korunmalı yakınlara bir yerlere (Maslak, Ataköy, Kartal, Ümraniye olabilir) uydu kentler kurulmalıdır. Eyyûb Sultan, Üsküdar, Beylerbeyi ve Beykoz gibi tarihi semtlerde bırakın yapılaşmayı tamirat bile kontrol altına alınmalıdır. Özellikle Suriçi bir bilim, kültür, sağlık, spor (haliyle turizm) merkezi olmalıdır. Kale kapılarından içeri motorlu vasıtalar alınmamalı, ulaşım o nostaljik tramvaylarla sağlanmalıdır. Şehir görünüşte geçtiğimiz asrı yaşamalı ancak dünya çapında kongrelere, festivallere, sanat olaylarına ev sahipliği yapacak kadar oturaklı olmalıdır. Peki Suriçi imara açılmazsa şehir sıkışır mı? Asla, zaten İstanbul’daki tarihi semtlerin hepi topu 5 kilometrekare filandır. Buralarda mülk edinmek kolay olmayacak, en döküntü konaklar bile elden geçecek ve yorgun ahşaplar kıymet kazanacaktır. Adam yapmış abi... Görenler bilir, meselâ İtalyan şehirleri daracık daracık sokaklardan ibarettir. Öyle ki mahalle aralarına küfe vurulmuş merkep bile sığdırmak kabil değildir. Çok az insan evlerinin önüne araba ile gidebilir, halk belki de bu yüzden o tombul motorlardan (Vespalardan, Piaggiolardan) edinir, 80’lik kadınlar bile pedal çevirir. İtalyanların Topolino, Cinciquetta gibi küçük arabalara meyilleri bundandır yoksa Ferrari ve Massarati kullanmasını onlar da bilir. Şehir sakinleri avuç içi kadar avluya bakan dıştan merdivenli viraneleri asla yıkmaz... Yıkamaz! Devlet adamın penceresindeki çiçeğe bile karışır. Kimse “keyfi öyle istiyor” diye evini istediği renge boyayamaz, plastik doğrama ve alüminyum vitrin taktıramaz. Ahşap kullanmak zorundadır ve fabrikasyon çivi bile çakamaz. Zaten eciş bücüş sokaklar olmasa Napoli, Napoli; Torino, Torino olmaz. Memleket turist dolmaz. İşte Türkiye tam böyle bir kararın arefesinde iken başımıza (nerden çıktıysa ve kimden güç alıyorsa) Henry Prost adında bir mimar tebelleş olur. Prost İstanbul’a ne zaman gelir, şehri nasıl tanır ve planlarını neye göre hazırlar bilmiyoruz. Ancak onun planları 1939’da onaylanır ve kentin üzerinde kara bulutlar dolanmaya başlar. Mimar mı kasap mı? Vali ve Belediye Başkanı (yanlış yazmadım ikisi bir arada) Sayın Lütfi Kırdar bu zarif (!) mimarın tesirinde kalır. Görevde bulunduğu müddetçe (1938-1949) ona arka çıkar. İşaret ettiği her yıkımı yapar. Prost, bütün dünya kentlerinin metroya yöneldiği yıllarda İstanbul’u geniş otomobil yollarıyla donatmakta ısrarlıdır. Zira bu bahane ile bir minare ormanını andıran şehri budayacak ve Bizans eserlerini ortaya çıkaracaktır. Nitekim Atatürk Bulvarı ile Bizans Kemerini şehrin sulietine katarken, surlara paralel seyreden yollarla Roma mirasını göze sokar. Eyüp, Ayvansaray gibi medrese, tekke, cami, türbe, kabristan yoğunluğu fazla olan bölgelerden çok rahatsızdır ancak aşikare tırpan atamayınca şeytanın bile aklına gelmeyecek bir plan yapar. Kazlıçeşme’yi dericilerin emrine verir, Altınboynuz’u sanayi tesislerine açar. Böylece hem dünyanın en büyük fosseptik çukurunu elde edecek, hem de işçi kesimini havaliye celbederek tarihi eserleri gecekondulara ezdirecektir. Birgün Haliç’in beton karası binalarla kuşatılacağını, suyunun kirleneceğini ve havanın çoraptan beter kokacağını adı gibi bilir. İnanabiliyor musunuz bir ihtiyar adam bütün bunları başarır. Yetmez Aynalıkavak Kasrı’ndan Okmeydanı’na kadar uzanan alanı (Fatih’in ordusu namaz kıldığı için İstanbullular o toprakları mescid kabul eder hayvan bile otlatmazlar) yeryüzünün en çirkin yapılaşmasına açar. O güzelim menzil taşlarını hırslıların ve hırsızların önüne atar. Büyük camiyi kim istemez? Fransız mimar Prost, ilk darbeyi Saraçhane-Unkapanı arasına vurur. Atatürk Bulvarı açılırken yıkılan eserler sanat tarihçilerinin yüreğini yakar ama ses çıkaramazlar. Bir kere burası İstanbul sanatkarlarının özellikle dericilerin yoğun olduğu bir çarşıdır. Çandarlı İbrahim Paşa Hamamı, Altuncuzade Tekkesi ve Süleyman Halife Sübyan Mektebi bir yana İMÇ blokları altında kalan Hoca Teberrük Mescidi sanat değeri çok yüksek bir binadır. Revani Mescidi hiç gereği yokken yıkılır. Divan Edebiyatının ünlü isimlerinden Revani Çelebi’nin mezar taşı bile kırılır. Firuzağa Mescidi 2. Bayezid devri eseridir ve yola tesadüf etmez. Buna rağmen bileti kesilir, ortadan kaldırılır. Azepler Mescidi, Hoca Sinan tarafından yaptırılan ve Fatih’i gören bir binadır ama hamamı ile birlikte yola katılır. Tüfenkhane Mescidi bir Kanuni devri eseridir arsası üç kuruşa satılır. Saraçhane Mescidinin üzerinde ise şu an resmi daireler vardır. Prost bununla doymaz. İkinci yıkım dalgası ile (1955-57) yol kenarında kalan mescidleri ayıklar. Mesela diyeceksiniz. Mesela Zeytinciler Mescidi bu furyada uçar. Mimar Ayas Mescidi’nin (Horhor caddesinin başındadır) yolla alakası yoktur ancak cemaat “size daha büyük bir cami yaptıracağız” vaadi ile kandırılır. Cami kaşla göz arasında boşaltılır ve buharlaştırılır. Voynuk Şücaeddin (Arabacılar) Camii’nin yıkım emrini kimin verdiği hiç anlaşılamaz. Hazire bile darma duman edilir, İstanbul’un ilk Belediye Başkanı Hızır Bey’in mezarı zor kurtarılır. Arsası tekrar camileştirilmesin diye üzerine İMÇ blokları yapılır. Tarihimize ‘Fransız’ kaldı Tarih düşmanı Fransız mimar Prost, Sekbanbaşı Mescidini yolun gerisinde bulunmasına rağmen tarumar eder, yerine köşeli yapısı ile göz tırmalayan Emlak Bankasının apartmanlarını oturtur. Soğuk Kuyu Mescidi ise parka katılır. Ancak mescidleri (yol bahanesi ile) dozerlerin insafına terkeden Prost, Valens (bir rivayete göre Hadrianus) kemerinin her gözüne bir şerit ayarlar ve arabaları iğnenin deliğinden geçmeye zorlar. Ardından Ayios Polieuktos Kilisesinin kalıntılarını ortaya çıkarır ve etrafı park yaptırır. Pantakrator Sarnıcının şekilsiz duvarlarını Bulvarın baş köşesine yapıştırır. İstanbul’un bu kadar sahipsiz, İstanbullunun bu kadar sessiz olması Prost prostatlısını çok şaşırtır. Adam iyice cesaretlenir, Aksaray Meydanı, Vatan, Millet ve Fevzipaşa caddelerine öyle bir hat çizer ki sadece 56-57 yılları arasında 54 cami yıkılır. Ama bu barbar mimarın gözü kutlu fethin nişanesi olan Fatih Camii’ne takılır, kalır. Güya ona el sürmez ama öyle bir oyun oynar ki iblise bile dudak uçuklatır. Fatih Camii’nin başına ne mi gelir? O uzun hikaye. Şuracığa sığmaz? Anlatalım ama haftaya..
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 100141
    % 0.47
  • 5.2903
    % -0.78
  • 6.0238
    % -0.54
  • 6.9195
    % 0.02
  • 218.193
    % -1.07
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT