BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kıskanç

Kıskanç

Kemal beyle sanki bir daha hiç konuşmayacakmış gibi kavga edip büroyu terk eden Berrin, bu duygularını kimle nasıl paylaşacağını bilemiyordu. Tekrar arkadaşı Şebnem’e gidemezdi. Çünkü arkadaşın evinde bir ömür yaşanamazdı ki...



Çaresizliği iliklerine kadar hissetmişti... Murat, masada duran çay bardağını avucunun içine aldı. Bir müddet sustu. Kendisi mi çok duygusaldı. Yoksa hayat mı çok acımasız. Ne olacaktı bu çocukların hali? İşte bir yuvanın yıkılmaması için elinden geleni yapmış ve akıllarınca bir avukat amcadan yardım istemeye gelmişlerdi. Bunu hangi kuralla, hangi para ölçüsüyle tartabilirdi ki? “Doğru” dedi mırıldanır biçimde, “Doğru, sen de kimsin diye sorarlar adama. Hem ben bu çocukların nesiyim diye bir gün olsun kendilerine sormazlar hem de hasbel kader bir el uzansa, elin sahibine sen de kimsin diye sorarlar.” Ani ve kati bir kararla Haluk beye döndü: -Sorsunlar be amca. Sorsunlar... Ben de derim ki, ana baba olarak sevgi merhamet göstermeyip boynu bükük bırakmak üzere olduğunuz bu iki çocuğun boynunun bükük kalmasını istemeyen biri. Acı bir tebessümle cevap verdi Haluk bey: -Eh sen bilirsin. Ola ki sözün tesir eder de, hiç olmazsa bir ailenin barışmasına sebep olursun. -Yani çağırıp söylüyorum çocuklara. -Kendinden emin olduğuna göre çağır. Sevinçten uçuvermişti sanki Murat. Oysa daha fol yok yumurta yoktu. Çocukların sözüyle çıkılan yolda ne kadar sonuç elde edebilirlerdi? Ama yine de sevinçliydi. Gidip kapıyı açtı. Çocukları içeri çağırdı: -Bakın çocuklar, ben size yardımcı olacağım. Hem annenizle hem babanızla ayrı ayrı görüşeceğim. -Sen istemezsen boşanmazlar değil mi? -İkna olurlarsa elbette. -Annem zaten bizi bırakmak istemiyor. Ama babama çok kızıyor. -Baban ne yapıyor? -Babam da ona çok kızıyor. -Tamam. Benim bugün programlanmış işlerim var. Yarın buraya geliyorsunuz, birlikte önce babanızın yanına gidiyoruz. -Önce annemizin yanına gidelim efendim. -Olur fark etmez önce annenizin yanına gidiyoruz. Haydi şimdi siz gönül rahatlığı içinde evinize dönün. Çocuklar yüzünde gülücükler olduğu halde teşekkür ederek oradan ayrıldı. Murat ise Haluk beye bakıp, “Ne yapayım, elimde değil” demek istiyordu.  Kemal beyle sanki bir daha hiç konuşmayacakmış gibi kavga edip büroyu terk eden Berrin, bu duygularını kimle nasıl paylaşacağını bilemiyordu. Tekrar arkadaşı Şebnem’e gidemezdi. Çünkü arkadaşın evinde bir ömür yaşanamazdı ki... Ne garip bir duyguydu bu. Çaresizliği iliklerine kadar hisseden insanın aklına yine annesi geliyordu. Kendisiyle inatlaşsa da, kavga etse de insanın annesi gibisi yoktu. “Ah anne dedi, keşke çok önceleri sözünü dinleseydim. Keşke bu evliliği hemencik kabullenmeseydim...” Yıllar önceki hali geldi gözlerinin önüne. Annesi karşısında yine o sevimli haliyle duruyordu. Belki de Berrin öyle görmek istiyordu annesini. İşte yönünü annesinden tarafa çevirmişti bile. Yıllar var ki uğramadığı cadde ve sokakları geçerek, çocukluğunu yaşadığı tenha sokağa girdi. İşte şu köşede rastlamıştı Kemal’e. İşte şu kanepede oturmuşlardı kaç kere saatlerce. İşte şu çöp konteynerine atmışlardı son lokmasını ağzına attıkları çikolatalı gofret kağıtlarını... Şu parmağını uzattığı zile kaç kez değmişti Kemal’in eli kimbilir. Kimbilir bundan sonra yine değecek miydi? Bu duygularla parmağı zil butonuna uzandı. İki defa yine eskisi gibi çaldı Berrin. Bu sesi annesi mutlaka tanırdı. Öyle de oldu. Çok sürmedi, kapının önce içerden tıkırtısı duyuldu, ardından açılışı görüldü. -Aman Allahım... kızım? -Anneciğim... -Berrin’im... -...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT