BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > 1.5 yaşında dramı yaşadı

1.5 yaşında dramı yaşadı

İzmİt’te Gürdalı ailesinin içinde bulunduğu araç, önceki gece dereye uçtu. Büyükanne Hadime, baba Erdal, anne Türkan ve 8 yaşındaki Savaş Gürdalı olay yerinde öldü. 9 saat kimsenin farketmediği kazada 1.5 yaşındaki K., sabaha kadar cesetlerin başında gözyaşı döktü.



Haydi Allahaısmarladık. -Güle güle gidin. Sağlıcakla. Otuziki yaşındaki genç şoför Erdal Gürdalı, direksiyonun başına geçerken, yetmişiki yaşındaki anne Halime Gürdalı da, yüreğinden gelen samimiyetle besmelesini çekerek arabanın koltuğuna oturuyordu. Otuz yaşında iki çocuk annesi Türkan Gürdalı, her zaman olduğu gibi, birbuçuk yaşındaki oğlu Kaan’ı kucağından indirmeden arka koltuğa yerleşirken, 8 yaşındaki oğlu Savaş’a da, “Haydi oğlum çabuk” diye ikazda bulunuyordu. Nereye gidiyordu bu aile? Akraba ziyaretinden dönüyorlardı ama nereye? Onlara yapılan son veda olduğunu biliyorlar mıydı? Yol boyu babaanne teşekkür ediyordu oğluna. Erdal da, annesi ve çocuklarını memnun etmenin haklı gururunu yaşıyordu. Dört teker üzerinde gittiklerinin farkında değildiler elbet. Direksiyona hakim olmak herşeyi çözmüyordu. Yol boyu önlerine dönemeçler çıkacak, nice virajlar nice kavşaklarda hız keseceklerdi. “Oğlum yavaş sür” İşte yine bir viraja gelinmişti. Anne Türkan, eşinin bugün bir tuhaf olduğunu hissediyor, çocuklarına daha bir sıkı sarılıyordu. Bir tuhaflık vardı bugün arabada. Şoför Erdal uykusu geldiği için mi suskundu? Bir ara Yavuzsultan Selim Mahallesi Asri Mezarlık mevkiine geldiklerinde yüreği sızladı yetmişiki yaşındaki Halime ananın. Heyecan dolu titrek sesiyle ikaz etti biricik evladını: -Oğlum biraz daha yavaş sür. -Korkma ana, gidiyoruz işte. Türkan, kocasının oldum olası dikkatine inanır, kocasına pek karışmazdı. O kucağında dur durak bilmeyen birbuçuk yaşındaki Kaan’la meşguldü. İşte ne olduysa gece 23.30 sularında oldu. Erdal Gürdalı’nın hakimiyetindeki araç, yoldan çıkıyordu. Birbuçuk yaşındaki Kaan hariç diğerlerinin yüreği ağzına geldi. Anne Türkan’ın sesi duyuldu ilkin: -Erdaal, ne yapıyorsun!? O böyle haykırırken babaanne Halime hanım, “Aman Allahım, uçuyoruz” diye feryadı tırmaladı arabadakilerin kulaklarını. “Allahım uçuyoruz” Sekiz yaşındaki Savaş “Annee”, diye bağırırken, direksiyondaki Erdal, hayatında hiç bir zaman duyamayacağı pişmanlığı duyuyor, “Allah kahretsin, neden bu kadar süratle girdim viraja” diye iç geçiriyordu ama saniyeler geri gelmiyordu. Her gün özene bezene silip temizlediği, ara sıra otokuaföre gidip temizlettirdiği kırmızı otomobilin tekerlekleri yerden kesilmişti. Virajdan aşağı kuş gibi süzülüyordu içinde feryad eden beş cana aldırmadan... Bir anda olmuştu herşey... Kimsenin olmadığı bir anda, bir otomobil beş kişiye daha mezar mı olacaktı Allahım? İçeride çığlıklar birbirine karışırken otomobilin kocaman gödesi büyük bir gürültüyle dereye çakılmış, yolcularını kendisiyle birlikte derenin dibine yığıvermişti. Çığlık çığlığa!... Bir anlıktı herşey... Duyan olsa, kulakları sağır edecek kadar birbirine karışan çığlıklar, yerini kaderin engin boşluğunda sükuta terk etmiş, geriye bir daha dünya yıkılsa ses vermeyecek olan cansız bedenler kalmıştı. Oysa herşey bu kadar mıydı? Ya annesinin kucağında minicik aklıyla neyin ne olduğunu anlamaya çalışan Kaan’ın dramına ne demeliydi? Yavrucak az önce herkesin avazı çıktığı kadar bağırmasından korkmuş o da ağlamaya başlamıştı. Ama ağabeyi, annesi babası ve babaannesinin çığlıkları birkaç saniye sonra bitivermişti neden? Oysa o hâlâ ağlıyordu. Yoksa onun ağlaması mı gerikiyordu hâlâ? Evet o daha çok ağlayacaktı. Onun ağlaması yaşadığı sürece hiç bitmeyecek,suskun olduğu anlarda bile yüreğinin bir köşesinde o çığlıklar ömrü oldukça yankılanıp duracaktı. Çünkü o ölmemişti. Öldürmeyen Allah öldürmüyor diyorlardı ya öyle olmuştu işte... Dört kişiye mezar olan babasının kırmızı arabasından minik bedeni sağ olarak kurtulmuştu. Geceler sessiz, geceler ayazdı. “Anne” diye ağlıyordu minik Kaan... Sonra bir umut “ Babaa” diye hıçkırıyordu içini çeke çeke... Ağlıyor ağlıyor tekrar susyordu... Niçin ses vermiyordu kimse ona?.. Oysa annesi değil miydi “Anne!” diye seslendiği anda, “Yavrumm!” diye imdadına yetişen... Ne bilirdi ki artık ne o anne vardı imdadına yetişecek ne o baba... Ne bilirdi ki o artık, minicik bedeniyle, bir derenin çukurunda hayata yeni bir başlangıç yapacaktı. Anneden öksüz, babadan yetim olarak büyüyecekti bir başka merhametli kollarda... Ama ah bir sabah olsaydı da, birileri görseydi onları. İmdat! Dili mi vardı da bağıraydı !” İmdaat!” diye? Kim görecekti gece vakti onları bu ıssız derenin dibinde. Allahım, koca şehir yavaş yavaş ukuya çekilmiş, hatta onları yolcu edenler bile çoktan dalmışlardı rüya alemine... Peki kim ağlayacaktı bu aile faciasına? Kim dizini dövecekti gencecik yaşta hem de biricik oğluyla beraber hayata veda eden Erdal ve Türkan çiftine. Kim ağlayacaktı Halime nineye ve sekiz yaşındaki Serkan’a... Kaan’a düşmüştü onlara ağlamak. Henüz birbuçuk yaşında da olsa, minik yavruydu bu facianın ilk gözyaşı dökeni... Hem de sekiz saat boyunca yaralı minik bedeniyle... Anne diyor ağlıyor, baba diyor ağlıyordu... Sekiz saat sürecekti bu göynümüş yavrunun ağlaması. Ağladı ağladı ağladı... Sabaha dek sustu sustu ağladı... Sabah olup da şehir yavaş yavaş uykusundan uyandığında, insanlar birer ikişer yollara dökülmeye başladı. İlçe mezarlığının yanışabından geçen vatandaşlar kırmızı renkli otomobili gördüklerinde bir hoş oldular. İmdat isteyen olmasa da yardıma koşmak gerekmez miydi? Vatandaşlar, aracın başına geldiklerinde gördüklerine inanamadılar. Otuziki yaşındaki Erdal Gürdalı idaresindeki 41 F 1160 plakalı otomobil kontrolden çıkarak Ağadere’ye uçmuştu. Kazada, anne Türkan, baba Erdal babaanne Halime ve sekiz yaşındaki ağabey Savaş can verirken, birbuçuk yaşındaki Kaan yaralı olarak SSK Kocaeli Hastanesine kaldırılmıştı. Olay medyada, feci trafik kazasında bir aile yok oldu” diye verilecekti. Ya geride Kalan Kaan? Ya geride kalan yakınları... Acaba onlar için de öyle mi olacaktı?
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT