BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Dil gemisi

Dil gemisi

Yılbaşından önce yayımlanan “Türk Aynştayn’ı” isimli kitapla yeniden konuşulan Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu, son günlerde yine dil merkezli endişelerini dile getirdiği sözleriyle dikkat çekiyor. O’na göre, -elbette bize göre de- “Dili yok olan milletler tarih sahnesinden silinir!”



Yılbaşından önce yayımlanan “Türk Aynştayn’ı” isimli kitapla yeniden konuşulan Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu, son günlerde yine dil merkezli endişelerini dile getirdiği sözleriyle dikkat çekiyor. O’na göre, -elbette bize göre de- “Dili yok olan milletler tarih sahnesinden silinir!” Yurtdışında eğitim almış ve kendi coğrafyasının dışındaki ülkelerde dersler vermiş olmasına rağmen, Sinanoğlu, duruşunu, hep yerliden, milli bütünlük ve öz dilden yana geliştirdi. Dünyanın genç yaşta profesör olabilmiş ender simaları arasında bulunan Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu’nun, gittikçe uçurumun kenarına gelen dilimiz hakkındaki kaygılarına katılmamak mümkün değil. Öyle ki, eğitim dilinin Türkçe olması ve bu anlamda eğitimin de milli olmasının altını çizdi yıllarca. Şu sözler değerli bilimadamımıza ait: “Romalılar’ın Keltler’i nasıl yok ettiklerini hatırlayalım: Milli kimlik, Amerika’nın son yıllarda bize yutturmaya çalıştığı gibi bir ırk meselesi katiyyen değildir, bir gelenek-görenek, kültür-töre ve özellikle bir gönül ve onu, gemiyi yüzdüren su gibi batmadan üstünde tutan dil meselesidir. Dilini unutan kavimlerin tarihten adları bile silinir.” Türkiye için... Konuya bu tesbitten yaklaşırsak, milli dil üzerine kafa yoran, tartışan ve önemli tezleriyle gündem alan kişilerin, aslında, bir ülke/ülkü meselesini savunduklarını görüyoruz. Yıllar önce, Türkiye’de bugün yaşananların bir zamanlar Güney Amerika’da, Orta Afrika’da, Tayland’da, Filistin’de uygulandığını haykıran ve bir süre sonra bu ülkelerde yaşanılan trajedinin bir benzerinin Türkiye’ye giydirileceğini iddia eden Sinanoğlu, daha 1960’lı yıllarda geliştirdiği fikirlerinin bugün gerçekleşmiş olmasından büyük üzüntü duyuyor: “Türk milletinin kendine yaraşır, şerefiyle, kendi kaderine kendisinin karar vermesi için uğraşıyoruz. Dünyanın dört bir tarafında yaptığımız faaliyetler de Türkiye içindir. Önce Türkiye, sonra insanlık için. Bilim insanlık içindir, ama önce kendi milletin, sonra insanlık için; tersine olmaz bu iş...” Ve daha da ileri giderek teşhisini koyuyor: “Bizde evrenselciler/küreselciler var ve bunlar dışarıdan ayarlı...” Küresel palavra! “Küreselcilik” adıyla farklı bir sömürge düzeni kurulduğunun da altını çizen Oktay Sinanoğlu, yaşadığımız ve fakat hak etmediğimiz bu sonuçlar için daha iç burkucu ve acıtıcı tesbitlerde bulunuyor: “İngilizler’in İrlanda’ya yaptığı gibi, anaokuluna kadar yabancı dille eğitimi indirdiğin anda, birbuçuk nesil sonra, yani çok kısa bir sürede, ülkenin dili yok oluyor. Ondan sonra tarihten siliniyor, adı sanı kalmıyor. Yabancı kitaplarda tarihçilerin, sosyal bilimcilerin yazdıklarına bakın, oradaki sömürge tarifini okuyun. Madde madde neler olursa bir ülke sömürgedir? Bununla Türkiye’nin durumunu karşılaştırın, kendiniz sonuca varın. Bunlara bakınca Türkiye’ye iltifat etmiş olursunuz, çünkü ondan ileri gitmiş durumdayız.” Trajedi, bu sözlerin gösterdiği gerçeklerle bitmiyor elbette... Oktay Sinanoğlu ve kendisi gibi düşünen insanların mutlaka dikkate alınması ve en azından gelecek adına bazı tedbirlerin alınması gerekiyor. Bu sözlere dikkat! * Dünyanın, bir iki sömürge ulusu hariç -Cezayir, Tunus gibi- hiçbir yerinde burada bize yutturulan şekilde bir eğitim olmaz. Her ülkenin dili, her düzeyde kendi dilindedir. Size Alman Lisesi desem, hem Türkiye’deki, hem Almanya’daki, aklınıza ne gelir? Eğitim dili Almanca olan okul gelir. Türk Lisesi deyince, akla eğitim dili Türkçe olan okul gelmelidir. * Dil değişince bütün gelenekler, töreler gider. Ben diyorum ki, dil gönlü yüzdüren gemidir, dil gidince o gönlü yüzdüren gemi batar. Bunun içinde dini inançlar da var. Dili giden kimse, artık kendi milleti gibi düşünmez olur. O zaman misyonerlik faaliyetlerinin önü açılmış olur. İngilizce öğretmeni kılığında gelen misyonerlerden sonra açıkça misyonerlik faaliyetleri alır yürür. * Özelleştirme, küreselcilik gibi laflar Amerika’da üretilir, etrafa yayılır. Ondan sonra kitaplar yazdırılır, Hungtinton gibi adamlara filan. Bunlar zaten böyle ülkeler için yazdırılır. Amerika’da Huntington’ı kimse takmaz, bizde çok meşhur oldu çünkü onun kitabı burası için yazıldı. * Türkiye, Batı için çok önemli bir yer, çünkü koskoca bir Türk dünyası, koskoca bir İslam dünyası var. Aslında dünyanın bütün doğal kaynakları ve de pazarın büyük kısmı bu ülkelerde. Batı, ancak bunları kullanarak ayakta duracak durumda. * Her dilde, sözcüklerin bir çağrışım bulutu vardır, bunlar kültüre göre değişir. Aynı objenin başka başka dillerde yaptığı çağrışımlar vardır ve bu çok önemlidir. Ülkemizde 60’tan beri bunlar söyleniyor: İşte, harpler olmayacak, sınırlar olmayacak, herkes aynı dili konuşup kardeşçe yaşayacak falan... Bunu bilmeyenlere cazip gelebilir, ama bu tamamıyla yutturmacadır. Bunu en çok yutan da Türkiye’deki birtakım “ayarlı kesim” olmuştur. Uzaktaki İstanbul... İstanbul’u dinleyebiliyor musunuz artık; gözünüz açık veya kapalı? Ya mavnalara bakabiliyor; Yeni Camii’de yem atabiliyor musunuz güvercinlere? Takaların ardından uzun uzun bakıp şöyle bir geçip gidebiliyor musunuz Beykoz açıklarına kadar? Cumbalı Zeyrek evlerinin yanından geçerken içiniz cız ediyor mu? Ya da o yüzlerce yıllık taş merdivenlere oturup düşünüyor musunuz?.. Bugün, size İstanbul’u, ama siyah-beyaz İstanbul’u hatırlatacak güzel bir sergiden haber vermek istiyorum. Fotoğraf sanatımızın önemli isimlerinden Erdal Yazıcı’nın “Uzak Kent İstanbul” isimli sergisi, ulaşılması zor ve gerçekte ekmek kapısı olan kenti başka bir gözle sunuyor izleyenlere. Kıyısından, köşesinden bildiğimiz, ana caddelerini mesken tuttuğumuz, hep merkezinde bulunmayı sevdiğimiz şehrin arka sokaklarında hangi hayatlar yaşanıyor biliyor muyuz? Ya bu hayatları sonuna kadar yaşayan çocukları... 9 Şubat’ta Fotoğrafevi Koç Allianz Fotoğraf Galerisi’nde açılacak olan sergi, 20 yıllık İstanbul sevdalısı bir sanatçının gözüyle bilinen ama görünemeyen bir kenti yeniden ve farklı yüzüyle tanıtıyor sanatseverlere... Kaçırmayın derim! EZBER Yıldızlarla yürümek Saklambaç oynarken vurulduğum çıkmaz sokak Benden Filistin’e kalan tek süs Annesinden çalınan bebeğin Sesine benziyordu o sabah Göklerden bakınca Kudüs Hepsinde aynı beyaz küçük el Kimdi ışıktan çemberleri çeviren? Nasıl da duyuyorum sevinçlerini! Yerken aynı ağaçtan ayrı renkte kirazları Beyaz çiçekler uçuşuyor bahçemizde İsim ağacımsa rüyalarca güzel Geceler de mavi gündüzler de Önümde arkamda hiç sönmeyen mum Koşmak konuşmak kadar ve oyunlarca kolay Düşsem de sızlamasın yüreğin anne! Konuşan bir yıldızla yürüyorum Hiç uzaklık yok yakın var hep Aramızdaki fark, ben hem ordayım hem burada Sordum benden önce gelen, haberci çocuğa Göreceksin, dedi, bayrağı göklere çekilirken Babalar, Küçük Meryem diye seslenecek en büyük dağa ¥Mustafa Ruhi ŞİRİN YORDAM Darlık, ıstırap, sandığınız gibi az bulunur şeyler değildir; hele siz hayatınızdan bir kere soyunun; biz size ümitsizliğin her çeşidini bulmaya hazırız. A.Hamdi TANPINAR
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT