BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Tarık gerçekten yakışıklıydı!..

Tarık gerçekten yakışıklıydı!..

Evet efendim, işçiyim dedi. Türkiye’de liseyi bitirdim ama, devamını getiremeyince, çalışmak amacıyla buralara kadar geldim.



Evet efendim, işçiyim dedi. Türkiye’de liseyi bitirdim ama, devamını getiremeyince, çalışmak amacıyla buralara kadar geldim. Kimbilir, belki de Selma’yı karşıma çıkarmak için kader saldı beni buralara kadar... - Türkiye’ye dönünce ne iş yapmayı düşünüyorsunuz? - Henüz tam bir şey düşünüyor değilim, diyen Tarık omuzlarını çekti. Zaten insan her düşündüğünü gerçekleştirebilse... Ama hiçbir şey yapamasam bile, bir muhasebede çalışabilirim. Sonra ben serbest çalışmayı daha çok seviyorum. Bir diplomam olmamasına rağmen, oto tamirciliği mesleğim sayılır. Türkiye’ye dönünce bir atölye açabilirim, belki bir de lisans elde edebilirim. Aslında Almanya’ya gelirken düşüncemde, Türkiye’ye dönünce bir atölye açabilmek hevesi vardı. Bakalım, kısmet! - Burada Ford fabrikasında çalışıyormuşsunuz herhalde? - Evet!.. Yakın bir zamandan beri... - Selma’nın babası da orada çalışıyor. - Evet; Selma söyledi. Ben ipsilon hallesindeyim, o ise efka hallesindeymiş. Şimdi o sabahçı, ben öğlenci olduğumuza göre; vardiyalarımız da ters. Ama tanışmayı çok istiyorum tabii! - Demek burada kimseniz yok?.. - Üniversiteye giden arkadaşlarım var yalnız. İşte bir de Selma... O sırada Selma, önce Tarık’ın getirmiş olduğu çiçek buketini içine koyduğu bir vazoyu getirerek masanın üstüne koydu. Daha sonra tekrar mutfağa giderek elindeki bir tepsiyle içeri girdi. Tepsinin üstünde üç bardak çay, kesme şekerlik, porselen tabaklar içinde birer dilim yaş pasta, içinde limon dilimleri bulunan gene bir küçük porselen tabak ve içinde tuzlu çöpler bulunan bir gümüş tabak vardı. Elindekileri ortadaki masanın üstüne dizdikten sonra, kendisi de çayını eline alarak, Tarık’ın tam karşısındaki koltuğa oturdu. Yeşil gözlerinin içi hâlâ mutlulukla gülüp duruyordu. Selma’nın annesi, Tarık’ın zayıf bir yönünü bulduğunu sanmıyordu. Tek zayıf bir yönü varsa, o da işçi olmasıydı. Oysa ki o, ta bebekliklerinden bu yana kızlarının doktor, mühendis, kimyager gibi yüksek makama sahip kişilerle evlenmelerini düşlüyor, öyle arzuluyordu. Bazen işsiz de olabilen işçinin durumu belliydi. Gerçi Türkiye’deyken bir deri giyim terzisi olan kocası, burada bir işçiydi işte! Kendisi de akşamları iki saatlik temizlik işine gitmesine rağmen, yarınlarını maddi yönden henüz sağlamış sayılmazlardı. Kocasıyla çok iyi anlaşmalarına rağmen, aralarında doğan bazı tadsızlıklar hep para yüzünden oluyordu. Gözlerinin nuru olarak gördüğü kızlarının da böyle geçimsizlikler çekmesini elbette istemezdi. Ama bu çok yakışıklı olan delikanlı... Kızının sevdası... Selma: “Anne onunla evlenmezsem ölürüm; kendimi öldürürüm...” demişti. Yapar mıydı acaba? Henüz çocuk sayılırdı; cahildi! Sonra bu yaştaki genç kızlar hep bir delilik çağındaydılar! Böyle delikanlıların yakışıklılığına, güzel görünüşüne tav oluverirlerdi hemen soyunu, sopunu, mesleğini falan düşünmeden tutuluverirlerdi. Gerçekten de Tarık, kızının onu beğenisine hak verdirecek denli yakışıklıydı. Ne olurdu bir de doktor falan oluverseydi!.. Aklından bunları geçiren genç anne Müşerref Hanım, bir kez daha dikkatle delikanlıya baktı. Gerçekten olgun gösterişli ve çok yakışıklıydı. Yalnız Selma değil, hangi genç kız görse kanı kaynardı ihtimal!.. Boylu poslu, kaşlı gözlü.. Düşünde bir perspektif çizerek, gözleri önünde kızıyla bu delikanlıyı yanyana getirdi. Ne kadar da birbirlerine yakışıyorlardı. Hele birbirini isteyerek seven bu iki genci birbirinden ayırmak; onları öldürmek, diri diri toprağa gömmek olurdu. Nice sonra, “Kaş ile göz, gerisi söz!” diye anlayışla içinden geçirdi. Artık o da Tarık’a ‘damat’ demeyi kuruyordu. Madem ki kızı mutlaka onu istiyordu. Kızının mutluluğu için o da ‘damat’ der, olur biterdi. Hele bir nasıl biri olduğunu öğrensinler... Kocasının da buna karşı çıkacağını sanmıyordu. Bu arada gene de çelişkili düşüncelere dalmaktan kendini kurtaramıyordu. Ama Tarık’ın memleketi Konya, uzaktı İstanbul’a. Olsundu; dağ başı değildi ya orası! Hem bir de öyle olsa, ne çıkardı? Türkiye’nin sayılı kentleri arasında yer alıyordu. ‘Gez dünyayı, gör Konya’yı’ diye de çok duymuştu. Hem orada Mevlana’nın türbesi vardı. Çağında en alim, en duygulu ve en ileri görüşlü bir insanmış Mevlana Celaleddin!.. Onun kağıtlara geçmiş ta yüzyıllar önceki sözleri, hâlâ tazeliğini ve geçerliliğini koruyordu. Mevlana’nın topraklarından gelen bu yakışıklı delikanlıyla kızının birleşmesinde belki de bir hayır vardı?!. Hem kızı da onun imanlı bir genç olduğunu söylemişti. Gerçekten de önemli olan bu değil miydi? Tarık’ı gitgide beğenmeye başlayan genç anne, diğer bazı çağdaş gençlerle onu kıyaslıyordu. Çoğu -sünnet diye değil, moda olarak- saçlı sakallı olan bu gençler, her gün ayrı ayrı kızlarla dolaşmayı bir hüner, marifet sayarlardı. Zaten yeğeni Zerrin de, Sermet denilen o hippi kılıklı gençten yakmıştı ya başını!.. Volkshochschule’de bir kursta tanışmış, sonra da işi iyice samimiliğe dökmüşlerdi. Hem Sermet bir elektrik mühendisi adayı olduğu halde, Tarık kadar yakışıklı bile değildi. Zerrin, onun yüksek öğrenimine sevdalanarak kendini yakmıştı. DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT