BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Nefes nefese..

Nefes nefese..

Bütün dünya ajansları arasında kıyasıya bir yarış var. Kabil’e ilk giren büyük bir prestij kazanacak. Bunun için deliler gibi yol alıyor, kah sahraya vuruyor, kah patikalara sarıyoruz.



Afganistan dünyanın en zor coğrafyalarından biri. Dağları hem dik hem yüksek. Böyle bir ülkede kara yolu ağı kurabilmek için milyarlarca dolar harcamak gerek. Emektar jipimiz onca savaş görmesine rağmen şaşkına dönüyor. İnanın mübalağa etmiyorum, çukurlar adam boyunu geçiyor. Defalarca arabadan iniyor her biri yarım metre çapındaki kayaları sağa sola yuvarlıyoruz. Kayaların çaresi var ama bataklıklar insanı ürkütüyor. Yok, bataklık dediysem, öyle adam yutan cinsinden değil ama Allah göstermesin bir çamura saplansanız günlerce yardım beklemek zorunda kalırsınız. Tabii kurtlar yemez ve donmazsanız. Birinin aklına gelecek de oralardan geçecek... Meğer ki rastgele. Hepsi bir yana sağda solda ve ayaklarınızın altında milyonlarca kara mayını olduğunu biliyorsunuz. Allah korusun es kaza tekere dokunsa... Macera orada biter. El Fatiha. Hedefimiz Daştıkale Yolumuzun üzerindeki en yakın şehir Daştıkale. Oraya ulaşabilmek için, Amu Derya’nın, kollarından birini geçmemiz gerekiyor. Ortalıkta ne köprü ne de sal var. Zaten bunlara lüzum kalmıyor. Rus “Kamaz”lar (anlatamayacağım kadar güçlü ve yüksek bir kamyon) bata çıka ilerliyor, suyu rahatlıkla geçiyorlar. Aracımız dört çeker ama burdan geçmek onun boyunu aşar. En iyisi jipi bir Kamaz’ın sırtına vurmak. Ama önce pazarlık gerek. Adam hangi fiyatı söylerse söylesin itiraz edeceksin. Yüzüne müstehzi bir ifade oturtup “Boşversene sen, kamyonu mu satıyorsun” diyeceksin. Neyse adamlar makûl çıkıyor. Ancak jipi kamyonun kasasına çıkarıncaya kadar perişan oluyoruz. Bırakın vinçleri, rampaları, düzgün kesilmiş iki kalasın bile bulunmadığı bir yerde bunu başarmak başlı başına bir macera. Neler çektiğimizi bir Allah bilir, bir de biz biliriz. Daştıkale de Hocabahauddin’den farklı değil. Gece ortalık kalkıyor kopuyor, gündüz hayat kendi halinde sürüp gidiyor. Burası, Tahar Eyaleti’nin başkenti Talukan’a sınır olduğu için stratejik önemi var. İttifak askerleri “çok değil, bir iki güne kalmaz Talukan’a gireriz” diyorlar. Öğleye doğru Amerikan uçakları sahneye çıkıyor. Art arda dizilen B-52’ler beyaz dumanlarıyla gökyüzüne imza atıyorlar. Cephe hattına yüzlerce bomba düşüyor. Zemin sürekli sallanıyor. Talukan’a girdiğimizde hayretten ağzımız açılıyor. Düşünün bir kere, burada elektrik bile var. Günler sonra, jipimizin tekerlekleri asfalta basıyor. Direksiyon başındaki Dadaş Ümit’in sevinci görülmeye değer. Haftalardır birinci viteste ve 5 kilometre süratle gittikten sonra çocuklar gibi hız yapmak istiyor. Taliban şehirden savaşmadan çekilmiş. Elektriği bile var Biz yaralı insanlar, çığlıklar, ağıtlar bekliyoruz ama ortalık sakin görünüyor. Hava kararmasına rağmen dükkanlar açık, lokanta önlerinde kebaplar yelleniyor. Yol kenarlarında insanlar geziniyor. En önemlisi de caddelerde arabalar dolaşıyor. Arabaların dolaştığı bir cadde görmeyeli o kadar çok oldu ki. Her ne kadar bunların çoğunu askeri kamyon ve füze rampaları oluşturuyorsa da motor sesine ve eksoz kokusuna hasret kalmışız. Bize Kızılay binasını gösteriyorlar, yerleşiyoruz. Ardımızdan batılı gazeteciler de geliyor. Bu bina, nadir betonarme binalardan biri. Aynı zamanda Kuzey İttifakı’nın Dışişleri Bakanlığı olarak kullanılıyor. Burası bize 5 yıldızlı otel gibi geliyor. En azından uyku tulumlarımızı üzerine serebileceğimiz tahta banklar var ve bu sekiler soğuk zeminle olan temasınızı kesiyor. Gürültüsüz bir geceye ve rahat bir uykuya öylesine hasretiz ki... Ölümle hayat arasında Daştıkale’de ilk geceyi bir köy evinde geçiriyoruz. Yorgunluktan tükenmek üzereyiz. Bir an önce uyumak istiyoruz ama ne mümkün. Ansızın inanılmaz bir gürültü kopuyor, neresi hedef aldı bilemiyoruz ama mermi yakınlara düşüyor. Birden, zemin sallanıyor. Duvarlar çatırdıyor, sıvalar dökülüyor. Bu Afganistan’da duyduğum en şiddetli patlama. Kalmak ve kaçmak arasında kararsızız. Şarapnel parçaları ortalığı kan gölüne çevirmiş. Yaralıların çığlıkları dayanılır gibi değil. Güney’e gidin! Mihmandarımızla karanlık bastırmadan hedefe varabilmek için sabah erken çıkıyoruz yola. Zaten bir karış düzlüğün zor bulunduğu arazi, bombalarla delik deşik olmuş. Sahrada sekiz çize çize ilerlerken, mayınlı bölgelere sapmamak için dua ediyoruz. Mihmandarımız ise ısrarla kulağımıza “devamlı güneye gidin” uyarısında bulunuyor... Mayına basan biz de olabilirdik! Neferler Kale-i Cenk, (Cenk Kalesi) cephesinde yaşanan kanlı çatışmaları, hararetle anlatıyorlar. Üç Avrupalı gazetecinin, jiple mayına basarak hayatlarını kaybettiğini duyuyoruz. Henüz birkaç gece evvel onları naylon pencereli evimizde ağırlamıştık. Simaları gözümün önünden gitmiyor. Doğrusu şu ki bu mayına basan biz de olabilirdik. İki gün sonra Mezar-ı Şerif’in ittifak askerlerinin kontrolüne girdiği haberini alıyoruz. Taliban’ın mevzilerinden birinin daha ele geçmesi sevinçle karşılanıyor.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT