BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kıskanç

Kıskanç

Yüreği sızlayarak aracına bindi Murat. Yolun en sağ şeridinden yavaş yavaş akan trafiğe takılıp oradan uzaklaştı. Kendisi de bir şey yapamamıştı işte. Büyük şehrin acı gerçeği miydi bu yabanlık? İnsanlar bunca kalabalık içinde yapayalnız mı yaşıyorlardı?..



Gece yarısı yollar tenhaydı. Murat belki hayatında ilk defa gece yarısı tek başına bir yolculuk yapıyordu. Ana caddeye çıktığında kendince hızlanmıştı. Ama trafik canavarı denilen olaya bir kez daha şahit oluyordu. Koca caddede yanıbaşından geçmekte olan araçlar sanki rallide yarış yapıyorlardı. Hatta kimi sağından kimi solundan geçerken rüzgarından etkilenir gibi oluyordu. “İyi ki gündüzleri bu caddeler arabayla doluyor. Biraz boş kalınca şu sür’ate bak!” diye mırıldandı. Bir üst geçidin beşyüz metre yakınına geldiğinde, ileride, önünde bir cayırtı koptuğuna şahit oldu. Az önce kendisini sollayan bir otomobil acı bir fren sesiyle sağa sola savrulur gibi olmuş ama toparlanıp yoluna devam etmişti. Tabii “Hiii!” diye içini çekerek gördüğü manzara korkunçtu. Otomobilden geriye bir insanın önce üç metre havaya fırlayıp sonra boş bir çuval gibi asfalta yığıldığını gördü. Bir adama çarpmıştı. “Eyvah adama çarptı ve kaçtı” dedi ama, kendisi de olay yerine çoktan gelmiş oluyordu. Asfaltın hemen orta yerinde cansız halde yatan cesedin hizasına gelen arabalar önce yavaşlıyor, sonra yanından sağından solundan geçip gidiyorlardı. Dursa mıydı Murat? Dursa bu kazayla ilgili olarak ifade vermesi gerekecek, belki karakolda sabahlayacaktı. Üstelik hanımına iki saate kadar gelirim demişti. Ayşe ne haldeydi kimbilir? Durmasa vicdanı el vermiyordu. “Allahım iyi ki kaza yapmadım. Sen kazadan beladan koru Ya Rabbim” dedi. İnsanlık ölmüş müydü? Köpek ölüsü kadar değeri yok muydu bir insanın. Gece yarısı da olsa, bir otomobil çaprmıştı bir adama. İşte bir insan yere yığılıp kalmıştı. Yok muydu trafiği durduracak bir kimse? Yok muydu imdada koşacak birileri? İki yanından geçip giden araçtaki sürücüler insan değil miydi? Yerde cansız yatan kişiden ne farkları vardı? Allahım bir insan bir insanın ölümüne bu kadar kayıtsız kalabilir miydi? İstese de istemese de ayakları frene basmış, Murat arabasının dörtlü flaşörlerini yakarak cesedin başında durmuştu. Araçtan inip cesedin yanına vardı. Bu esnada birkaç vatandaş da olayla birlikte asfalta yürümüş ve trafik geçici bir süre yavaşlamış, ardından da durmuştu. İnsanlar birbirlerinden destek almış olacaklar ki, geri dönüp uzaktan hızla gelmekte olan araçlara el kol işaretleri yaparak hız kesmelerini ve durmalarını işaret ediyorlardı. Gelmekte olan şoförler de yolun ortasına biriken kalabalığa ve Murat’ın flaşörleri yanar halde duran aracına bakarak bir kaza olduğunu fark etmişlerdi. Birer ikişer cesedin başına toplanmıştı insanlar. Her kafadan bir ses çıkıyordu: -Polisi arayan oldu mu? Polisi arayın polisi... -Vah yazık... -Bu ne sürattir kardeşim. Gözlerimin önünde çarptı kaçtı! -Buradan da karşıya geçilmez ki be amca? Vah vah... -Ambulansa haber verseniz de gelse ya. -Ne olmuş? Ne olmuş? -Taksi adama çarpıp kaçmış. -Kimmiş biliniyor mu? -Kimse bir şey bilmiyor... Murat, hem çaresizliğine, hem insanların kendinden olmayan bir insana yardımdaki kuru acıma, hatta acımadan öte merak duygusuna yakınen şahit oluyordu. Ortalık biraz daha kalabalıklaşınca kendisinin orada bir şey yapamayacağına zaten yapmasına da gerek olmadığına kanaat getirdi. Birileri ilgileniyordu işte. Zaten adamı kurtarma şansları yoktu. Çoktan ölmüştü. Yüreği sızlayarak aracına bindi. Yolun en sağ şeridinden yavaş yavaş akan trafiğe takılıp oradan uzaklaştı. Kendisi de bir şey yapamamıştı işte. Büyük şehrin acı gerçeği miydi bu yabanlık? İnsanlar bunca kalabalık içinde yapayalnız mı yaşıyorlardı? Olay mahallini epey geçmişti ki dikiz aynasından bir ambulansın gelmekte olduğunu gördü. İyice rahatladı. Demek ki haber vermişlerdi. Adamın cesedini kaldıracaklardı. “Hey gidi İstanbul” dedi kendi kendine. “Ölsen, ölüne sahip çıkanın yok be...” Bu ne acaip bir dünyaydı böyle? Evinin önüne geldiğinde Berrin’in evinden gelmekte olduğunu, tabii hanımına hesap vermesi gerektiğini hatırladı. “Bu da benim dünyam işte” dedi esefle. Pencereye baktı. Evde ışıklar yanmıyordu. > DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT