BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Anne sırtında çocuk olmak

Anne sırtında çocuk olmak

Talihsiz ameliyat sonrası Hakan okuluna annesinin sırtında gidip gelmeye başladı. Hem de bir kilometrelik mesafeye...



erden bilirdi Hakan, kuyruk sokumunda peydahlanan şişliğin kendisine çile ve ıstırap dolu çocukluk sunacağını? Nerden bilirdi anne Hatice Zengin, biricik oğlunu o günden sonra sırtında taşımak mecburiyetinde kalacağını? Baba Doğan Zengin nereden bilirdi, oğlunun bir cahilliğe kurban olacağını? Adı hastane miydi? Hastaneydi işte... İçeride görevli olan beyaz önlüklü adam doktor muydu? He, doktordu işte. Doktorluğun okulunu okumuş, diploma almış, beyaz önlüğünü giymiş olarak görevinin başındaydı. Onlar da hastaneye gelmişlerdi, postaneye değil ya. Çünkü biricik oğulları Hakan’ın ağrısı vardı. Bir gün beş gün değil, günlerden beri süregelen ağrısı. Gösterdiler doktor amcasına. Belden yukarısını soyarlarken sordu doktor: -Nesi var? Kuyruk sokumundaki şişliği gösterdiler. Ama derdin ne olduğunu bilmiyorlardı. Doktor bey kendi bilgisine göre baktı araza. İnceledi, belki kendince tahliller yaptı, film çekti... Neticede dedi ki: -Bunu ameliyat edeceğiz. Doktor öyle diyorsa kendilerine “Peki” demek düşerdi. Gün verildi, saat verildi ve o gün çocukları Hakan, doktorun usta (!) ellerine teslim edildi. Aman ne ustaydı doktor. Öyle bir ustaydı ki, değil oradaki şişliği gidermek, kullandığı neşterle, minik Hakan’ın ameliyathaneden çıktığında dünyası kararmıştı. “Görmüyorum anne, görmüyorum!” diye feryat ediyordu Hakan. Sadece görmüyor muydu? Aynı zamanda belden aşağısı da felç olmuştu yavrucağın. Baba Doğan Zengin doktorun karşısına geçip konuşamadı: “Sen ne ettin doktor bey? Ne yaptın bu çocuğa? Sana bir şişliğin tedavisi için getirdik gül gibi yavrumuzu. Sen ameliyat sonrası hem felç bıraktın hem gözlerini kör ettin oğlumun! Nasıl yaptın bunu? Bilmiyorsan neden eline neşter alıp geçtin ameliyat masasına? Bir uzmana göndermeyi de mi bilmiyordun? Şimdi bunun hesabını nasıl ödeyeceksin?” diyemedi. Çünkü onların sadece soyadları “Zengin”di. Kendileri değil. Zaten o hastaneye de devletin sunduğu “Yeşil Kart” ile gelmişlerdi. Onların ardında medyatik güç de yoktu. Onlar mahkeme kapılarını da bilmiyorlardı, tazminat davasının ne olduğunu da. Kimbilir belki doktor(!) da bu rahatlık içersinde o ameliyatta minik Hakan’ı, ailenin deyimiyle “deneme tahtası” olarak kullanmaktan çekinmemişti. Ah çaresizlik... Ah sahipsizlik... Ah kimsesizlik... Netice!.. Hayatının baharında çiçeği burnunda Hakan ameliyattan sonra gözleri görmeyen felçli bir çocuk oluvermişti işte. Peki bundan sonra ne olacaktı? Doktorun da vicdanı vardı. Belki açıktan söyleyemese de o da kahroluyordu. Öyle ya, düşmanı değildi bu çocuk. Dolayısıyla hatayı telafi etmek üzere tekrar ameliyata alındı Hakan. Ardından da müjdeli haberi verdiler ana babaya: -Çocuğunuzun gözleri tekrar görecek. Bunu başardık. -Peki felçli oluşu giderilecek mi? O zaman başlar öne eğildi yeniden. Çünkü ellerindeki imkanlarla yürümesini başaramamışlardı. İkinci ameliyatta da netice alamayınca minik Hakan, korku dolu bakış ve iç çek çeke ağlayışlarla annesine yalvarıyordu: -Ben ne yapacağım anne? Ben ne olacağım böyle? -Ben varım yanında canım yavrum. Ben taşırım seni her yere güzelim... Anan taşır bi tanem. Sen üzülme... Zaten anneler çocuklarını dokuz ay karınlarında taşımamışlar mıydı? O anneler ki, bir ömür de sırtlarında taşırdı evlatlarını ne olur? Yeter ki dizlerinde derman olsun... Hatice ana da öyle yapacaktı bundan sonra. Oğlunun eli ayağı olacaktı... Ve, o talihsiz ameliyat sonrası artık Hakan okuluna annesinin sırtında gidip gelmeye başladı. Hem de bir kilometrelik mesafeye... Şehirlerde, şurdan şuraya servis aracıyla giderken bile, sıcak yataklarından kalkmaya üşenenlere, çocuklarını özel arabayla götürürken bile yorulan ana babalara nispet, sırtında taşıyarak... Acep Hatice ana hayal eder miydi bir otomobilleri olsa da, onunla okula götürselerdi çocuğunu. Bu duygunun hayali bile onlardan o kadar uzaktaydı ki... Onlar bir tekerlekli sandalyeyi bile düşlemekten öte fakirlerdi. İnsan zamanla razı oluyordu haline... İstese de istemese de... Hakan da ne yapsın alışmıştı anne sırtında çanta gibi okula gidip gelmeye... Ama ya çocukluğu yaşamaya? İşte ona alışamıyordu insan... İşte çocukluğa doyum olmuyordu... Dolayısıyla diyordu ki annesine melul mahzun: -Beni oyun oynayan arkadaşlarımın yanına götürsene ana. -Ne yapacaksın orada kuzum benim? -Hiiç, onları seyredeceğim. Onlara bakacağım ana. Ve Hatice Zengin, gözleri dolu dolu, minik oğlunu sırtına alıp, oynayan çocukların yanına götürüyordu. Çocuklar, halka olup “Yağ satarım, bal satarım, / ustam ölmüş ben satarım...” diye seke seke oynarlarken, Hakan da annesinin sırtında mahzun bakış ve buruk tebessümlerle, düne kadar içlerinden biri olduğu arkadaşlarını izliyordu... Kimbilir, belki bir mahir el bu yavrunun tekrar yürümesine sebep olacak ameliyatı yapabilir miydi? Bilinmez... Bilinen bir şey varsa, Burdur’un merkeze bağlı Güneyyayla köyünde yaşayan Hatice ve Doğan Zengin’in ilkokula giden oğulları Hakan, o yanlış ameliyat sonrası artık yürüyemiyor. Kimbilir usta bir el onu tekrar yürütebilir, yeni bir ameliyatla... Ama bu arada, hiç olmazsa annenin imdadına koşulabilinmez mi? Yok mu bir imkan. Hiç olmazsa Anadolu tabiriyle ayaklarını yerden kesecek bir otomobil, okula gidip gelmek için. Hiç olmazsa bir tekerlekli sandalye... Hiç olmazsa...
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 109330
    % -0.31
  • 3.867
    % -0.62
  • 4.5554
    % -0.6
  • 5.158
    % -1.19
  • 156.209
    % -0.25
 
 
 
 
 
KAPAT