BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Katliam bu !

Katliam bu !

İstanbul’da 3 gün önce kaybolan 4 çocuğun cesedi, çevresinde hiçbir tedbir alınmayan gölette bulundu. Taşkıran ve Cırt kardeşlerin cesetleri çamur kaplı göletin dibinden çıktı.



Geçende de Beşiktaş’ta iki çocuk bulunmuştu su kuyusunda? -Aman Allah korusun, bizim de çocuğumuz var? Bu ve benzeri sorular İstanbul gibi denetimin çok zor olduğu bir metropolde her anne babanın haklı olarak endişelerini dile getirmekte. Gerçekten, 12 Mart’ta Beşiktaş’ta bir haftadır kayıp olan iki çocuk, Muammer Polat ile Ercan Polat’ın cesetleri su kuyusunda bulunmuştu. Olayın bir de dramatik yönü vardı. Kayıplar emniyete haber verilip fotoğrafları basına dağıtıldığı halde, bu çocukların su kuyusunda olabileceği, yüreği yanık annenin rüyası sayesinde dikkate alınıyordu. Bu iş, bu kadar nasıl tesadüf olabilirdi? O civarda aramaya başlayan yetkililerin su kuyusundan nasıl haberi olmazdı? Böyle bir ihtimal nasıl akla gelmezdi? Garip değil mi? Anne ısrar ediyordu: “Ne olur rüyamda gördüm. Su kuyusuna düştüklerini gördüm.” Yetkililer ne yapıyordu? Annesi rüyasında gördü “Ha öyle mi?” dercesine, ellerinde fenerle kuyunun başına geliyorlar, şöyle kuyuya ışık tutup “Bak burada yok” diyerek gidiyorlardı. Ama annenin yüreği teselli olmuyordu. Diyordu ki, “Yahu şu kuyunun içine bir bakın kardeşim. Kuyuya düşmüş olabilirler. Rüyamda gördüm.” Bunun üzerine, insaf galip geliyor ve kuyudaki su motopomplarla boşaltılıyor. Ve acı sonuç ortaya çıkıyor. İşte iki minik yavrunun cesedi kuyuda. Ailenin feryadı izleyenler için yürek parçalayıcı bir ibret tablosu. Çocukların cesetleri Adli Tıp Kurumuna gidiyor. Yapılan otopsi sonucunda kuyuya mı düştüler, yoksa bir cinayet mi belli olacak. Peki kayıp böyle mi aranır Allah aşkına? Her çocuğu kaybolan rüyasına mı ümit bağlayacak? Tabii bu iki yavrunun ölümü, “İhmalin acı sonu” başlığıyla, olağan polisiye vakalardan biri olarak haberlerde yerini alıyor ve ateş sadece düştüğü yeri yakıyordu. Aradan dört gün geçiyor. Bu kez yer Ayazağa. Bu kez kaybolan çocuk sayısı dört. Üstelik yaşları da büyük. Üstelik ikisi bir kardeş, ikisi bir kardeş. Mustafa Cırt ondört yaşında. Kardeşi Mehmet Cırt oniki yaşında; Metin Taşkıran onbeş yaşında kardeşi Recep Taşkıran onüç yaşında... Söylentiye göre okul dönüşü oyun oynamaya çıkıyor çocuklar. Bir daha da geri dönmüyorlar. Aileler emniyete haber veriyor ve aramalar başlıyor. Ormana yakın bir bölge olduğu için ormanlık arazide yoğunluk kazanıyor aramalar. Mahalleli tedirgin. Diyorlar ki; “1. Taş ocağının yanında bulunan gölette boğulmuş olmasınlar?” İtfaiye ve Şişli Belediyesi ekipleri bu tahmin üzerine 5 adet motopomp ile göletteki suyu boşaltılmaya başlıyor. Bıkmadan sabırla su tahliye ediliyor. Meraklı ve endişeli bakışlar göletin sürekli azalan suyunda... Derken sabaha karşı çocukların cesetlerine ulaşılıyor. Sonuç yine aynı... Gölette boğulma... Yine dövülen dizler... Yine yolunan saçlar... Yine sel gibi akan gözyaşları... Neticede cesetler Şişli Etfal Hastanesi morguna kaldırılıyor... Yine ateş sadece düştüğü yeri yakıyor? Peki bu olay da mı olağan polisiye bir vaka... Sahi gerçekten öyle mi? Belki de gerçekten öyle? Ama böyledir demek yetmemeli. Herkes tedbirli olmalı... Buradan herkesi uyarmak istiyoruz? Önce sabırlı, temkinli ve sağduyulu olacağız. Endişelenmeyeceğiz. Ama öte yandan ihbar edilen vakalarda, biraz daha bilinçli, biraz daha yöntemli, biraz daha seri olacak tedbirlere başvuracağız. Ceset bulmak, aramanın bir neticesidir elbet. Ama arzu edilen netice midir? Yetkililerimizin dikkat etmesi gereken hususlar yok mudur? Yeterli tedbir alınmıyor Bu iki acı olay, bundan sonraki acıların önüne geçmek için, yetkililerimizi biraz daha dikkatli olmaya sevk etmeyecek mi? Belediyeler olarak çocuklarımıza tehlike olabilecek yerlerden ne kadar haberdarız? Ne gibi tedbirler alabiliyoruz? Örneğin son günlerde meydana gelen olaylar üzerine İstanbul Emniyeti alarma geçirilmiş durumda. Bu alkışlanacak bir tutumdur. Emniyetin bu refleksi vatandaşların yüreğine su serpmiştir. Ve işin en önemli yönü... Vatandaş olarak bize düşen görevler yok mu? Bir kere çocuklarımız ne kadar sahipli? Aile olarak çocuklarımıza ne kadar göz kulak olabiliyoruz? Denebilir ki, “Kardeşim iyi güzel söylüyorsun da ana baba ekmek derdinde. Çocuklarıyla nasıl ilgilensin? Sabahın köründe yola çıkıp, akşam da gecenin karanlığında yorgun argın eve dönen bir baba çocuğuyla ne kadar ilgilenebilir?” “Evinde yavrusunun, önlüğünden ders kitabına, yiyeceğinden giyeceğine kadar birçok ihtiyacını teminde zorlanan anne, çocuğunun sosyal aktivitesine ne kadar katkıda bulunur da onu ne kadar yönlendirebilir?” Haklısınız. Gerçekten imkanı olmayan ailelere Allah kolaylık versin. Herşeye rağmen onları kanatlarımızın altında tutma gayretinde olacağız. Ne mi yapabiliriz? Hiç olmazsa önceden, kimlerle arkadaşlık ediyor çocuklarımız bunları öğrenebiliriz.. Nerelerde oyun oynuyor, oyuna gitmeden önce bilgi sahibi olabiliriz. Ne zamanlar oyuna gidiyor ne zamanlar eve geliyor kendisinden bilgi alabiliriz. Onu aradığımızda nerede bulabiliriz, bunu söylemesini sağlabiliriz. Ki... Beklediğimiz vakitte yanımızda olmadığında, hemen aramaya başlayalım ve gidebileceği yerlere çabucak ulaşalım. Eğer böyle olsaydı, belki o yavruların sadece cesetleriyle karşılamamış, kendilerini zor anda bulmuş ve kurtarmış olamaz mıydık? Ekranlarda yetkililerle birlikte meçhul istikametlerde çocuklarının ismini bağırarak ezbere çocuk arayan aileleri gördükçe insanın yüreği burkuluyor. Ne olur biraz birbirimizi bilgilendilerim. Ne olur, çevremizde kör kuyudur, kireç kuyusudur, gölettir, elektrik santralidir, ne bileyim çocuklar için tehlike olabilecek sahalar varsa, bunları belediyelere, emniyete, ilgili kurumlara haber verip önceden tedbir alınmasını sağlayalım. Sağlayalım ki, ateşler bir bir düştüğü yeri yakmasın. Ateş bu... Düştüğü yeri gerçekten yakıyor ama, hangi gün nereye düşeceği bilinmiyor. Herkese, üzüntüsüz bir hayat dileğiyle, kaybettiğimiz çocuklarımıza Allahtan rahmet, yüreği yanık ailelerimize de başsağlığı diliyoruz.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT