BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bilsem ki Döneceksin

Bilsem ki Döneceksin

Adalar İskelesi kalabalıktı. Kapının açılmasıyla, turnikeler yoğunlaştı. Nihat, giriş kısmının sakinleşmesini beklerken Sabiha vapurda iyi bir yer bulamayacakları endişesiyle acele ediyordu. Üst güverteye çıktılar. Vapurun ön ve denize yakın kısmına yan yana oturdular.



Adalar İskelesi kalabalıktı. Kapının açılmasıyla, turnikeler yoğunlaştı. Nihat, giriş kısmının sakinleşmesini beklerken Sabiha vapurda iyi bir yer bulamayacakları endişesiyle acele ediyordu. Üst güverteye çıktılar. Vapurun ön ve denize yakın kısmına yan yana oturdular. Hareket saati gelince turnikeler kapandı. Halatlar çözüldü. Yolcuların geçişi için köprü olarak kullanılan tahta iskele kaldırıldı. Kara ile bağlantıları koparılan vapur uzunca bir düdük sesinden sonra motorların çalışmasıyla etrafını beyaz köpüklere boğdu. Bulunduğu yerde yavaş yavaş dönerek burnunu boğaza doğru çevirdi. İskeleden tamamen ayrılınca hızını arttırdı. Vapurun her hareketiyle Sabiha’nın da heyecanı arttı. Çocukça bir coşkuyla, sevincini bütün dünyaya haykırmak istiyordu. Vapuru beklerken hava soğuk değildi. Şimdi ise her ikisinin de saçları savruluyor, rüzgârın tepeden tırnağa bütün vücutlarında gezindiğini hissediyorlardı. Güvertenin demirlerinden denize doğru uzanmak... İçindeki kıpırtıları denizin gizemli mavilikleriyle paylaşmak... Sabiha, yüreğindeki fırtınaya engel olamıyordu. Nihat bu yoğun duygu halinde arkadaşını yalnız bırakmak istemedi. Onun şu anda hissettiklerine aynı canlılıkla duymasa da kayıtsız kalmamalıydı. - Mutlu musun? diye sordu. Sabiha gülümsemekle yetindi. Çok mu sevinçli görünüyordu? Saçlarını arkaya topladı. Rüzgâr yine dağıtınca dokunmadı. Nihat’a verecek cevap ararken beyaz bir martı dikkat çeken bir çığlıkla üzerlerinden uçtu. İkisinden başka başlarını yukarı kaldıran olmadı. Belli ki herkes onlara alışkındı. Üstelik hazırlık bile yapmışlardı. Martılar, sanki bütün yolculara yol arkadaşlığı yapıyormuş gibi vapurun etrafından ayrılmıyorlardı. Denize doğru atılan ekmek, simit ve bisküvi parçalarını havada kapıyor, çığlık atarak yenilerini bekliyorlardı. Sabiha daha fazla duramadı. Yerinden kalktı. Demir korkuluklara yaslandı. Gerilerde kalan Gülhane Parkı, Sarayburnu ve Galata Köprüsü’nün üzerinden Galata Kulesi’ne baktı. Sanki denizden her yer daha bir güzel görünüyordu. Sahillerdeki yalılar, yamaçlardaki diğer binalar, gökdelenler, beş yıldızlı oteller, plazalar, iş hanları ve parklar... Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Eminönü ve Rüstempaşa camilerinin ahenkli bir çizgi gibi İstanbul ufuklarıyla bütünleşen doyumsuz güzellikleri... Deniz, martılar ve Nihat... Başı dönüyordu Sabiha’nın. Dünya gözlerinden silinmiş, geçmişteki hüzünler unutulup gitmişti. Hatıraları, hayat defterinde kar beyazı bir sayfa; zihnindeki karmaşa, açık mavi bir deniz; bedenindeki yorgunluklar, pembe bir bulut olmuştu. Kendini havadaki bir kuşun kanadından boşluğa doğru süzülen bir tüy kadar hafif hissediyordu. - Mutluyum, dedi. Hiç olmadığım kadar... Nihat elini tutmak istedi onun. Uzandı. Sabiha görmedi. Bakışları yukarılarda, martılardaydı. Bir noksanı kalmıştı onlardan; uçmak. Kanatları yoktu, hayalleri vardı. Hayalleriyle uçuyordu Sabiha. Yorulmadan, usanmadan ve daha yükseklerde. Sınırsızdı her şeyi. İstanbul’un göremediği her yerine, sahilin birinden diğerine, minarelerin her birine ve Boğazın bir yakasından ötekine uçuyor uçuyordu... Nihat omuzlarından tutup sarstı Sabiha’nın. - İyi misin? diye sordu. Bir an öyle korktum ki... Genç kız anlamsızca baktı yüzüne. Gözlerini kırpıştırdı. - Ne oldu? - Neredeyse aşağı düşecektin. - Biraz dinlenmek istiyorum. Galiba yoruldum. - Buna deniz sarhoşluğu derler. Gel, otur biraz. İyisin değil mi? > DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT