BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hedefleri Türk Devleti

Hedefleri Türk Devleti

Egemenlik için güvenlik, güvenlik için de egemenlik gerekir. Bunlar bir paranın yazı ve tura yüzleri gibidir. Ayasofya, Ekümenik Patrik ve Heybeliada Ruhban Okulu meselesi ulusal güvenlik açısından değerlendirilmelidir



Son günlerde tatsız gelişmeler oluyor. Avrupalı parlamenterler açıkça Ayasofya'nın kilise olmasını İstanbul'un adının değiştirilmesini istiyorlar. Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal yıllar evvel "Ayasofya'yı Ortodoks ibadetine açacaklar" dediğinde gülmüş geçmiştik. Ama zaman onu haklı çıkardı. Altındal bıkmadan aynı cümleleri tekrarlıyor: "Bazıları misyonerleri anlamamakta ısrar ediyor 'Efendim bunda ne var' diyorlar. Üç beş Hıristiyan gelmiş, dinlerini tebliğ ediyor. Eh, biz de Almanya'da aynı şeyi yapıyoruz. Bu herkesin hakkı, kaldı ki AB'nin din ve vicdan hürriyeti ile ilgili kriterlerine uyuyor." Öyle değil işte. Avrupa'da İslâm dinini tebliğ eden hangi Türk yaşadığı ülkenin bölünmesi için çalışıyor? İslâmiyeti Almanya'yı parçalamak için kullanan biri duyulmuş, işitilmiş mi? Ancak Türkiye'deki misyonerlik faaliyetleri ile Hıristiyanlığın tebliği arasında yakından uzaktan alâka yok. Resmen yabancılaştırma projesi. Misyonerler, insanımızı sadece dininden değil dilinden, kültüründen, devletinden, bayrağından, örfünden, âdetinden soğutmayı amaçlıyor ve beşinci kol faaliyetlerinde bulunuyorlar. Bu, Türkiye'yi ve Avrasya'daki Türk cumhuriyetlerini hedef alan ve "yurt dışı uzantıları olan siyasi bir harekettir" ki elbette "ulusal güvenliğimizi" ilgilendirir. - Peki, misyonerler hangi kılıklara giriyor, faaliyetlerini nasıl maskeliyorlar? -Misyonerler insanımıza şirin görünmek için çalışmalarına "albenili" isimler takıyorlar. Meselâ "dinler arası diyalog" gibi. Ben dindarlar arası diyaloğu, medeniyetler arası diyaloğu anlarım -ki zaten 1400 yıldır var.- Şimdi birilerinin kalkıp "Hıristiyanlarla Müslümanlar diyalog yapsınlar" demesi abesle iştigaldir. Gelelim "bahsi geçen" diyaloğun kurallarına. Burada kimse bizim fikrimizi sormuyor. Çerçeveyi Vatikan ve Dünya Kiliseler Birliği çiziyor. Yani "Bak seninle diyalog kuracağız ancak sen İslâmiyetin tek ve son din olduğunda, Hazreti Muhammed'in peygamber, Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın kitabı olduğunda ısrar etmeyeceksin" diyorlar. Vatikan yayınladığı Kateşizm kitabında "Bu diyaloğun tek amacı İncil'i tanıtmaktır. Muhatapların ikinci Âdem'i (Hazret-i İsa'yı) Tanrı olarak kabul etmek zorundadırlar ki (haşa) Birinci Âdem'i de (Hazret-i Âdem'i de) yaratan O'dur" yazıyor. Eğer bunları kabul edersek diyalog başlayabilirmiş. Yani adamlar göstere göstere "monolog" yapıyor ve "teslimiyet" istiyorlar. Lâkin "Dinler arası diyalog" tabiri bazı safların kulağına hoş geliyor. -Peki diyaloğun böylesini Yahudilerle kurabildiler mi hocam? Nerdee. Yanlarına bile yaklaşamadılar. Gelelim ikinci tehlikeye: "Ekümenizm!" Bu oyuna ilk defa 1963'te Prof Niyazi Berkes dikkat çekti. "Laik bir devlette nasıl olur da bir din adamı kendini evrensel patrik ilan edebilir?" dedi. Öyle ya bir başkası da çıkar kendini "Halife" ilan edebilir. Ekümene "Hıristiyan medeniyeti" demek. Yani tam "Dar-ül İslâm"ın karşısına oturan bir kavram. SSCB çökünce ABD ve AB ısrarla bu konuyu işlemeye başladılar. Patrik devlet içinde devlet olmak istiyor. -Halbuki Fener Patriğinin muhatabı dünya devletleri değil Fatih Kaymakamlığı'dır öyle değil mi? Elbette. Yine dikkat ederseniz son yıllarda sık sık "Hoş görü ve tolerans toplantıları" düzenleniyor, bazı vatandaşlarımız da bu oyuna alet oluyorlar. Şimdi bizim müsamahadan anladığımız şeyle, onların tolare (katlanma) kökünden türettikleri kelime aynı şey değil. Adamlar "onlara tahammül edeceğiz, yoksa siyasi görüşlerimizi empoze edemeyiz" diyorlar. -Bu günlerde "İbrahimi dinler" kavramı da çok dile geliyor hocam. -İstersen ona "İbrahimi dinler masalı" diyelim. Adamlar İslâm ülkelerinde halkı diline, dinine, kültürüne, yabancılaştırmak için maksatlarına "kalkan" olacak bir "ibare" aradılar ve İbrahimi dinler kavramında karar kıldılar. Kateşizm kitabında "Müslümanlar da İsa tarafından kurtarılmaya lâyıktırlar, çünkü onlar da İbrahim'in Allah'ına inanmaktadırlar" yazıyor. Hepsi bu kadar. Burada Hazret-i Muhammed'in peygamber olduğuna ve Kur'an-ı kerim'in O'na vayhedildiğine dair tek satır yok. Biz niçin kurtarılmaya lâyık mışız? İbrahim'in inancına bağlı olduğumuz için. Bakın Yahudiler ve Hıristiyanlar Hazret-i İbrahim'i bir kabile şefi olarak tanıyor, hatta zaman zaman hakaret ediyorlar. (Protestan kiliselerinin teknik ilahiyat kitaplarında onlarca örneğini gösterebilirim) Hasılı bizim, peygamber olarak sayıp sevdiğimiz İbrahim Aleyhisselam ile onların kabile reisi olarak takdim ettikleri İbrahim arasında dağlar kadar fark var. Bir ufak misal vereyim. Biz Hazret-i İbrahimin oğlu İsmail'i kurban etmeye niyetlendiğini ve Allahü teâlanın bir koç gönderdiğini iyi biliriz. Halbuki onlara göre kurban edilen İsmail aleyhisselam değil İzak'tır (Hazret-i İshak). Muharref İncillerde Kur'an-ı kerimde yazanların tam tersi var. Demek ki onlarla İbrahimi dinler potası altında da buluşmamız kabil değil. - Peki ya Protestanlar hocam? Görünen o ki son yıllarda atağa kalktılar. Aslında adamlar 1831'den beri çalışıyor. Her on yılda bir Lambeth konferansları düzenliyor, alınan kararları titizlikle uyguluyorlar. Bunların sonuncusu 1998'de yapıldı ve Türkiye ile Avrasya pilot bölge seçildi. Nitekim ABD'liler o tarihten sonra kilise evler kurmaya hız verdiler. Lütfen şu kelimeyi bir yere yazar mısın? - "Collegiality!" Bu kelime ne mânâya geliyor hocam? İşte Protestan kilisesinin siyaseti bu kelimede gizli. Kişi hayatına yön verirken devletin kurallarına itibar etmemelidir biiir. Dil, cins ve ırk "benzerliklerinden" değil, "benzemezliklerinden" yola çıkmalıdır ikiii. Protestanlar bu prensibi özellikle Güneydoğu'da uyguladılar. Yöre insanına "siz zaten Kürtsünüz" dediler, "Türklerden dil ve ırk olarak ayrısınız. Eğer devletten de ayrılmak istiyorsanız gelin bize katılın. Katılın ki batı dünyası sizi arasına alsın". - Türkiye'de ne değişti de Patrikhane böyle bir atağa kalktı? - Aslında atağa kalkan patrikhane değil Amerika. Baba Bush 6 Kasım 1987'de ABD Ankara büyükelçisi Hupe'ye gizli bir mektup gönderdi ve "Ermeni soykırımı ile ilgili belgeleri bulup çıkarın ve Türk hükümetini de bunları yayınlamaya zorlayın" dedi. Benzer bir mektubu Fener Patriğine yolladı ve olay hız kazandı. Barthalemo Heybeliada Ruhban Okulu'nu gündeme getirmeye başladı. Bakın kelimesi kelimesine: Patrik "Türk devletinin iradesi varsa bu okul açılır" diyor. Bu okulun nasıl bir okul olduğu herkesin mâlumu. Patrik buna rağmen "Heybeliada TC'nin denetimi dışında tutulacak" (yani YÖK ya da MEB müdahale edemeyecek) diye diretiyor. Böyle bir okulun açılabilmesi için tam 18 tane kanunun değişmesi gerek. Bunlardan ikisi Anayasamızın değişmez maddeleri. Bunun mümkün olmadığını Patrik de biliyor ama o "başka birşeyi ima ediyor." "Bu okulun üstünde TC'nin denetimi olmayacak demekle, ben senin kanunlarını, meclisini, kısacası devletini tanımadığımı söylüyorum. Eğer iraden varsa (AB ve ABD arkamda, gücün yetiyorsa) mani ol da göreyim" diyor. Lozan anlaşmasının 12. maddesinde "Gayrimüslimler Müslümanlarla eşittir" deniyor. Evet eşittir ama imtiyazlı değildir. Devletin denetimi dışında bir okul imtiyaz istemektir. Yani Patrik Türkiye'yi Lozan'ı ihlale zorluyor. -ABD-patrikhane dostluğu nereden kaynaklanıyor? Patrikhane eski bir casus yuvası ve bu faaliyetini hiç bırakmadı. (1964 yılında casusluktan yakalanan 4 papaz askeri istihbarat elemanıydılar) Bunlar özellikle soğuk savaş döneminde Rusya'ya karşı kullanıldı. Bu müessese yıllar evvel uhrevi işleri bırakıp siyasete soyundu. ABD ne derse onu yaptı. Şimdi mahsul toplama zamanı. “Ağaları aradık” 27 Mayıs Devrimi'nden sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da nüfuz sahibi olan 55 ağa toplandı. Bunlar Bursa, Edirne, Çanakkale ve Kırklareli'ne sürüldüler. Ağaların boşalttığı bölgelere 1900 Amerikalı misyoner yerleştirildi. Bunlar "barış gönüllüsü" adı altında halkın arasına girdiler. Beş yıl boyunca insanımızı ifsat edip, kin tohumları ektiler. -Peki sonra niye gittiler? Gerek kalmadı. Çünkü onların yerini AFS bursunu kazanıp yurtdışında okuyan Türk çocukları aldı. Ne iştir bilinmez, bunlardan bazıları Amerika'ya gidip Maocu oldular. Bürokraside önleri açıldı, kilit noktaları ellerinde tuttular. İşte bugün AB lehinde propaganda yapan en güçlü lobi bunlardır ve ABD'nin Ortadoğu hakimiyeti için çalışıyorlar. İçlerinden hakikatleri görenler de oldu, onlar kendilerini kullandırmadılar. -Yeri gelmişken sorayım. AB, Türk halkına refah ve hürriyet getirebilir mi? AB'yi kurtuluş reçetesi gibi gösterenlere sorarsan evet. Mesela Mesut Bey "AB'ye girince başörtüsü meselesi çözülecek" diyor. Ben tam tersini iddia ediyorum. AB Türkiye için müttefik filan değil "potansiyel tehdit"tir. Silahlı Kuvvetler de bunun farkında. Bakın bir PKK ve DHKP/C'yi terör listesine almıyorlar. PKK'nın Avrupa bankalarında yüzmilyonlarca dolar parası var. Bunun uyuşturucu madde ve silah kaçakçılığından kazanıldığını herkes biliyor. Amerika terörle mücadele için "şaibeli servetlerin müsaderesi" hakkında kanun çıkardı. Amerika ve İngiltere'de birçok masumun cebindeki parasına, mevduatına hatta evlerine, evraklarına el kondu. Peki PKK'nın ayrıcalığı ne? Kansa kan, terörse terör. Özellikle İtalya bölücülere kol kanat geriyor. Devlet Başkanı Françesko Cosiga işini gücünü bırakıp Öcalan için çalışmadı mı? Bu tapınak şövalyesinin maksadı neydi? Devletimiz aleyhine yürütülen kampanyalar bu parayla düzenlenmiyor mu? Hem bundan kimler nemalanıyor? İşin acı yanı bu konu Türk basınında niye işlenmiyor? -Bunlar çok enteresan sorular. -Avrupa Parlamantosu 1966'dan beri Patrikhane ile ilgili 4 karar, Ege ile ilgili 5 karar alırken PKK ile ilgili olarak tam 22 karar aldı ve 8 Kasım 2000'den itibaren açık açık "Kürdistan" demeye başladılar. Kararda "Türk Silahlı Kuvvetleri Kürdistan'daki faaliyetlerine derhal son vermelidir" cümlesine yer verildiğine göre bunun hangi Kürdistan olduğu açık. Bir başka kararda "PKK Ateşkes ilan etti. TC kabul etmedi" deniliyor. -Peki PKK, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aynı kategoride mi? -İşin püf noktası da orada zaten. Kelimeler içinde çok ince ve sinsi oyunlar var. AB terörist PKK'yı muhatap alacak. Şimdi Müslüman kesimi yanlarına çekebilmeye uğraşıyorlar. Bir yandan başörtü meselesini "açmaza" götürüp kilitlerken diğer yandan "inanç özgürlüğü en doğal hakkınız. Ama bu hakkınızı TC değil, AB garanti altına alır" mesajı veriyorlar. Kimse aldanmasın, ne onlar dosttur, ne de AB cennet.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT