BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Sesimi duyan var mı

Sesimi duyan var mı

Ne annelerinin ninnilerini duyabildiler, ne de babalarının övgülerini... Şimdi ise aynı sırayı paylaştıkları arkadaşlarıyla "sessizliğin lisanı"nı öğrenmeye çalışıyorlar...



Uzatmaları oynayan kış mevsimine aldırış etmeyen öğrenciler, okul bahçesinde topun peşinden bir sağa, bir sola koşturuyorlardı... Atılan "Bal gibi gol"ün mızıkçılığını yapan önlüklü çocuk, "Direğin üstünden... Direğin üstünden..." diye yırtınıyordu. Goldü ama, ben hakem değildim. Çok sürmedi, zil çaldı. Birbirlerini ezercesine okul kapısından içeri giren öğrenciler hâlâ maçı tartışıyorlardı. Dayanamayıp, araya girdim, "Ufaklık... Bence muz gibi gol" dedim. Ters ters yüzüme baktı ve koşarak sınıfına girdi. Üzüldüm ama... "Kimi arıyorsunuz" diyen öğrencinin sesi ile kendime geldim. Müdür odasını sordum, kapıya kadar götürdü. İçeriye girmemle birlikte jeton düştü; "Özür dilerim, yanlış geldim" deyip odadan çıktım. Öyle ya; ben "İşitme Engelliler Okulu"na eski tabiriyle, "Sağır ve Dilsizler Okulu"na gidecektim. Burada ne işim vardı?... Okulun kapısından dışarı çıkarken tabeleya baktım, "Vezneciler İşitme Engelliler İlköğretim Okulu" yazıyordu. İsim doğruydu, belki de okul taşınmıştı. Müdürün odasına döndüm. Okulun yeni yerini sordum güldü, oturmamı söyledi; "Ben İlker Şendoğan, sizi bekliyordum" diyerek kendini tanıttı. Hayretimi, "Ama buradaki çocuklar konuşuyor" diye dile getirdim... Düpedüz oyuna gelmiştik. Hem gazeteden çıkarken İrfan ağabey, "Onlar işaretle konuşur, dudak okurlar. Sakın gücendirecek bir söz söyleme" diye de uyarmıştı. Ne işareti, buradaki herkes bülbül gibi konuşuyordu... Afallamıştım. İlker Hoca, odadaki Ahsen öğretmeni işaret ederek, "Rehber öğretmenimiz size yardımcı olacak" dedi. Ahsen öğretmen, "Şimdi sınıflara çıkarız. Orada çocukların nasıl eğitim aldıklarını görürsünüz" diyerek beni biraz olsun yatıştırdı. Tam kalkıyorduk ki, odanın kapısı tekme karışımı bir gürültü ile açıldı. Benim "golünü yediğim" çocuğun biraz daha sıskası ayakları yerden kesilmiş bir şekilde kendisinden daha iri bir arkadaşı tarafından müdür beyin masasın önüne kadar sürüklendi. Genellikle yapılı çocuğun hakim olduğu bir sohbet ve yarı konuşma ile yarı işaret karışımı şikayet üstüne şikayet. Neymişmiş? Efendim, top oynarken yanlış bir harekette bulunmuş da az kalsın sakatlanıyormuş. Haa birde el işareti yapmış. Hepsi neyse de el işareti niye şikayet oluyordu? Onu anlamadım. O kadar öğretmen bütün bu şikayetleri es geçip de cımbızladıkları işaret mevzuunun üzerinde durmazlar mı?... Yav çıldırmamak elde değil. Kardeşim çocuk konuşamıyorsa tabii ki işaret edecek. Bizlerde olsa küfür falan zannedilir. Ama bu sabi o izbanduta nasıl küfretsin ki? Tabi Erdoğan Hoca tecrübeli ikisinide pışpışladı gönderdi. Bir gürültü daha koptu; Ahsen öğretmen, "Hadi sınıfa gidelim" diyerek beni odadan çıkardı. Yolda, "Burada çocukların işaretleşmelerini istemiyoruz. Çünkü biz onlara konuşmayı öğretiyoruz. İşaret ile konuşunca bizim öğrettiklerimiz boşa gidiyor" dedi. Yani bu çocukların konuştuğunu söylüyordu; "-Aslında konuşamayan insan olmaz, hepsi konuşabilir. Ancak duyamadıkları için bu melekelerini geliştiremezler. Biz cihaz yardımıyla onları seslerle tanıştırıyoruz. Kelime hazineleri gelişiyor ve bir bebek gibi yavaş yavaş konuşmaya başlıyorlar"... 3/A şubesinin önündeydik. Önde öğretmen arkada ben içeri girdik. 9 talebe vardı sınıfta. Biz içeri girer girmez biri hariç hepsi ayağa kalktı. Uzun hava söylemeye hazırlanan halk ozanları gibi ellerini kulak deliklerine bastırarak bir takım ayarlar yaptılar. Öğretmenin "Günaydın arkadaşlar" şeklindeki selamına tıpkı bir asker gibi "sağol" diye gür bir sesle karşılık verdiler. Kulaklarıma inanamadım... Bu arada işitme engellilerin oldukça ilginç yönleride çıkıyor ortaya. Mesela çoğu yanık sesli sanatçıları dinliyor. Şimdilik İbrahim Tatlıses, Ebru Gündeş, Mahsun Kırmızıgül ve Tarkan favori. TRT'de yayınlanan 'İşitme Engelliler Bülteni'nde kullanılan işaret dilini anlamadıkları için gereksiz buluyorlar. Daha enteresanı, "Başka okullardaki arkadaşlarımızla da anlaşamıyoruz" diyorlar. Gerekçe lehçe farklılığı. Tıpkı İstanbul ile Güneydoğu lehçelerinde olduğu gibi farklı lehçeler olduğunu savunuyorlar. İşaret dilindeki bu çelişkiler Milli Eğitim Bakanlığı'nın da elini kolunu bağlıyor. İşaret dilinin evrensel olmaması yüzünden net bir eğitim politikası belirlemekte güçlü çeken bakanlık şimdilik konuşma dilini benimsiyor. Ha bu arada size kısa bir ipicu. Tramvayda ve otobüste sürekli işaretle konuşan çocuklar aslında konuşmayı biliyor. Ancak, hem kendilerini dışlayan toplumdan ayrı bir dünya kurarak intikam alıyorlar hem de birden fazla kelimeyi bir hareketle anlatabildikleri için işin kolayına kaçıyorlar. Kulağa göre cihaz... Öğrenciler, kara tahtadaki yazıları defterlerine geçirirken sınıfın duvarlarını kaplayan bezler dikkatimi çekiyor. Ahsen öğretmen "Sesin yankı yapmasını önlemek için bunu yapıyoruz" diyerek bezlere açıklık getiriyor. "Duyamayan çocuk sesten nasıl etkilenir ki" diye soruyorum; "Çocukların kulaklarındaki cihazları görüyor musun" diyor ve ekliyor; "-İşte o cihazlar sayesinde bu çocuklar yıllar sonra yeniden doğuyorlar..." Bu çocukların hepsi yeni yeni konuşmaya başladığına göre; işitme engellilerin kuvözünde olduğumuzu ima ediyordu Ahsen öğretmen, ama nasıl duyduklarını bir türlü anlatmıyordu. Nereden bilsin ki haberin püf noktası orası olacak?... Benim gibi suratı asık bir gazetecinin suratının daha da asıldığını görünce çok geçmiyor başlıyor anlatmaya; "-Öncelikle bu çocuklarını ne kadar işitme kayıplarının olduğunu odiometrik ölçümlerle belirliyoruz. Ona göre işitme cihazı kullanıyoruz. Hazırlık sınıflarında FM ve grup sistemi dediğimiz iki metodla sesleri tanıtıyoruz. Çok yüksek desibelde sesler verip kelime hazinelerini geliştiriyoruz. Tıpkı bir bebek gibi önce 'ba-ba' falan diyerek hecelemeye başlıyorlar. Dudak okuma yardımıyla da konuşmaya başlıyorlar. Bu cihazlar sayesinde buradaki her sesi beyinlerine işliyorlar. Ama bunu yaparken hayatları boyunca hiç bir ses duymamış bu çocukların motor sesi, kuş sesi aklınıza gelen her türlü sesi duymalarını istemiyoruz..." "Alo... Bizi duyun artık...” 7'nci sınıftakileri ziyaretimizde onların toplumdan beklentilerini öğrenmek istiyorum. Sınıf ağız birliği etmiş gibi, "Bize kimse acımasın. Herkes üzerine düşeni yapsın, yeter" diyorlar. Çok ağır ve itham edici bir laftı bu çok geçmiyor açıklıyorlar. "Telefonla görüşemiyoruz. Ahizeden mekanik bir ses yayıldığı için sesi duyamıyoruz. Evde acil bir durum olduğu takdirde polis, itfaiye ve hızır acili aramamız mümkün değil. Ama bu kurumlarda faks falan olsa en azından faks çekebiliriz. Acil durumlarda titreşimli cep telefonlarımızdan akrabalarımıza mesaj atıyoruz. Bizim bu ülkenin bir gerçeği olduğumuz artık görülmeli" diyerek isteklerinde ne kadar haklı olduklarını gözler önüne seriyorlar. Hatta evdeki zil sesini bile duyamadıkları için zile bağladıkları bir lamba sayesinde gelenden gidenden haberdar olduklarını söylediklerinde problemlerinin sadece telefon olmadığını anlıyorum. Bu arada aklıma nereden geldiyse, "Duymadığınız dönemlerde konuşanlar hakkında ne düşünüyordunuz" diyorum. Aldığım cevap oldukça ilginç, "Bizim gözümüzde hepiniz anormal hareketlerde bulunan dengesiz insanlardınız"... "Peki rüyalarınızda ses duyar mıydınız" sorusunun cevabı daha da ilginç; "-Kesinlikle evet. Ama tanımadığımız için o zaman duyduklarımızın ses olduğunu şimdi hatırlıyoruz"... Öğretmenin anısı Okulun müdür yardımcılarından Erdoğan bey anlatıyor; "Okuldan mezun olduğumda tayinim Erzurum'a çıktı. İşitme Engelliler Okulu'ndaki ilk günümdü, yatakhanedeydik. Bir öğretmen arkadaşım işaret dilini sordu, bilmiyorum dedim. Bir öğrenciyi yanımıza çağırdı. Çocuk bana birşeyler söylemeye başladı. 'Anladın mı' diye sordu. Anlamadığımı söyleyince 'Peki sen bu çocuklara nasıl öğretmenlik yapacaksın' şeklinde alay etti. Onlara konuşmayı öğreteceğim dediğimde, 'Bu gidişle onlar sana işaret dilini öğretecekler' dedi. Evet onlar bana işaret dilini öğretti ama ben de onlara konuşmayı öğrettim..." "Dil"sizliğin tarihçesi Türkiye'de işitme engellilerin konuşma dili ile eğitilmesi 1988'li yıllara tekabül ediyor. O dönemde Eskişehir Anadolu Üniversitesi Rektörü olan Yılmaz Büyükerşen, işitme engeli kızı için başlattığı arayışlar neticesinde İngiltere'de bu işin uzmanı olan Ms Clark'a ulaşıyor. Ve Anadolu Üniversitesi bünyesinde Özel Eğitim Fakültesi kuruluyor. Oradan yetişen öğretmenler bugün Türkiye'deki çeşitli okullarda işte bu işitme engelli çocukları eğitiyor. WHO rakamları Ülkemizde Dünya Sağlık Örgütü'nün 1999 yılında belirlediği oranlara göre nüfusun yüzde 12'sinin yani yaklaşık 7.5 milyon kişinin engelli olduğu tahmin ediliyor. Türkiye'de her 5 evlilikten biri akraba evliliği, her bin bebekten 50'sinde gen, ya da kromozon bozukluğu var. Dünya'da ise 800 milyon civarında sakat insan yaşadığı tahmin ediliyor. Türkiye'de 4-18 yaş arası özel eğitime muhtaç engelli sayısı 3 milyona ulaşıyor. Konuşma-işitme : % 4,1 - 2,665,000 Zihinsel : % 2,3 - 1,495,000 Görme : % 0,2 - 130,000 Ortopedik : % 1,4 - 910,000 Sürekli hastalıklı : % 1 - 650,000 Diğer (uyumsuzluk ) : % 2,6 - 1,650,000
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 109330
    % -0.31
  • 3.867
    % -0.62
  • 4.5554
    % -0.6
  • 5.158
    % -1.19
  • 156.209
    % -0.25
 
 
 
 
 
KAPAT