BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > EKO LİFE

EKO LİFE

Türkiye’nin en önemli problemi nedir? Kaynaklarını, özellikle yer altındaki kaynaklarını ekonomiye kazandıramamak!.. Bu konuda, ne şimdiki hükümetin ne de bundan öncekilerin yeterli duyarlılığı gösterdiğini söyleyebilir misiniz? Hayır...



Siyanürlü altınla kim oynuyor? Türkiye’nin en önemli problemi nedir? Kaynaklarını, özellikle yer altındaki kaynaklarını ekonomiye kazandıramamak!.. Bu konuda, ne şimdiki hükümetin ne de bundan öncekilerin yeterli duyarlılığı gösterdiğini söyleyebilir misiniz? Hayır... Devleti bir yana bırakın özel sektör bu kaynakları işletmeye kalktığı zaman da inanılmaz bürokratik engeller ve sürüncemelerle karşı karşıya kalır... İşte, bunun en canlı örneği Bergama Ovacık’ta çıkarılmaya çalışılan altındır. Normandy Madencilik A.Ş., Bergama’da Cumhuriyet tarihinin ilk altın madenini, 2001’in Mayıs ayında işletmeye başladı. Ancak Normandy Madencilik’in faaliyeti bildiğiniz gibi geçtiğimiz ay içerisinde mahkeme kararı ile durduruldu... Böylece, siyanürlü altın çıkarmaya başından beri karşı olan bir grup “çevreci” sonunda amaçlarına ulaştı. Çevre için 10-15 kişi ancak eylem yaparken, “Ekmeğimizi elimizden almayın”, “Bizi ekmeksiz bırakmayın” diyen 360 altın madeni çalışanı geçtiğimiz hafta eş ve çocuklarıyla birlikte 2 bin kişilik bir grup oluşturarak Bergama’da gösteri düzenledi. Kimse, onları “kaale” bile almadı. Aç kalmalarını, ekmeksiz kalmalarını, evine bir ekmek götürememesini kimse umursamadı... Bütün dünyada altın üretimi aynı yöntemle, siyanürle gerçekleştirilirken, bizde bir kaç “çevre sevdalısı” uğruna ülkemizin kasasına giren milyonlarca dolarlık gelir toprağa gömülüp gitti... Devletin 8 ayda buradan elde ettiği gelir, toplam 4.9 milyon dolar... İşçilerin cebine giren para ise 1.6 milyon dolar... Başından beri bu olayı izleyen biri olarak, Normandy Madencilik A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Sabri Karahan’a hiç cevap hakkı verilmediğini ibretle izledim. “İşletmeye geçebilmek için 11 ayrı bakanlıktan 711 ayrı imza almak zorunda kaldık” diyor Sabri Karahan... 362 işçinin çalıştığı yerde öncelik yerel halka tanınmış. Sabri Karahan’dan yüklü bir dosya aldık... Siyanürlü altın üretiminin çevreye en ufak bir zarar vermemesi için nasıl önlem aldıklarını en ince detayıyla sıralıyordu. 2001 Kasım’ında yapılan ölçümlerde Ovacık semalarında hidrojen siyanür gazı 0 (sıfır) olarak ölçüldü. Dosyada, Avrupa Madenciler Birliği’nin arıtma tesislerine yönelik bir cümlesi dikkatimi çekti. Kısa adı Euromines olan birlik, arıtma tesisleri için şu cümleyi kullanıyordu: “Tesis tasarımında Avrupa Birliği direktiflerine genel bir uyum sağlandığı görülmektedir. Atık havuzu deşarj sınırları bilhassa çok sıkıdır ve normal şartlarda siyanür ve benzeri bileşiklerin emisyonlarının kontrolü için, gerekenin çok ötesindedir.” Yani, dünyada, üretim açısından bir örneği yok... Yine Karahan’ın verdiği bilgiye bakarsak, Bergama Ovacık’ta 240 milyon dolarlık altın atıl halde duruyor. Bunun yanı sıra Hevran Küçükdere’de 75 milyon dolar, Sivrihisar Kaymaz’da 60 milyon dolar, Efem Çukuru’nda 290 milyon dolar, Uşak Kışladağ’da 150 milyon dolar, Gümüşhane Mastra’da 120 milyon dolar ve Artvin Cerettepe’de 460 milyon dolarlık altın gün yüzüne çıkmak için yetkililerin “insafını” bekliyor. Peki, Türkiye bu altınını niye çıkaramıyor... Belki de, bunun en güzel cevabı 2 bin kişinin Bergama Meydanı’nda düzenlediği gösteri sırasında, bir konuşma yapan Türkiye Maden İşçileri Sendikası Ege Bölge Başkanvekili Mehmet Saç’ın sözlerinde gizli: “Birileri işsiz kalmamızı istiyor. Yeraltı zenginliklerimizin, madenlerimizin çıkarılmasını, ülkemizin zenginleşmesini istemeyen dış ve iç lobi, altın üzerinde oyunlar oynuyor.” Ecevit, aslında ‘Seçim var’ dedi IMF’ye teslim olan hükümetin garip davranışlarına geçen hafta bir yenisi daha eklendi. Bu sefer ki isim Başbakan Bülent Ecevit... Ecevit, IMF’nin şartlarından olan, ekonomide özerk kurullar kurulmasına yönelik uygulamanın “revize” edileceğini söyledi. Söyledi de ne oldu? IMF şok oldu, Kemal Derviş saçını başını yoldu, IMF ile yeni bir kriz yine Derviş’in kendi gayretleriyle önlendi. IMF, başta Merkez Bankası olmak üzere bazı sektörlerde özerk kurullar kurulmasını niye istedi? IMF, Türkiye’ye el koyduğu zaman siyasilerin hemen her sökterde önemli rantlar elde ettiğini gördü. Haliyle, 30 milyar dolara yakın para aktardığı bir ülkede her şeyin başıboş olamayacağına karar veren IMF, bu rantları sona erdirebilmek ve ekonomiyi siyasetin tahakkümünden kurtarmak için özerkleşmeyi şart koştu. Ecevit’in başkanlığındaki hükümet de bu şarta “Kabul ediyoruz” diyerek, imza koydu. Sonra bazı sektörlerde peş peşe üst kurullar kurulmaya başlandı. Ve, siyasilerin bazı sektörlerdeki “rantı” bıçak gibi kesildi. Ama Ecevit, şimdi, bu attığı imzaya karşı çıkıyor. “Özerkleşmede ölçüyü kaçırdık, siyasilerin bu kurullar üzerinde etkisi olmalı” diyor. Lafı evirip çevirmeye gerek yok. Açıkça söyleyelim. Siyasetçiler, ekonomiden ellerinin çekilmesini hazmedemediler. IMF gelmeden önceki dönemi özlemeye başladılar. “O banka senin, bu müdürlük benim” paylaşması altında, “partizanlık” yapma nostaljisini hatırladılar. Örneğin, IMF’ye söz verdikleri halde, aylardır, 500’ün üzerinde bölge müdürlüklerini kapatamıyorlar. Toplantılar sürekli uzuyor, hiç bir yere kilit vurulmuyor. Çünkü bürokratlar direniyor. Bağlı oldukları partiler direniyor. Ellerinden “oyuncakları” alınacağı için, daha da açıkçası; buraları birer oy deposu haline getirdikleri için, seçim zamanı ne yapacaklarını bilemiyorlar. Ecevit de işte üstü örtülü olarak buna işaret ediyor. Bütün veriler Türkiye’nin hızla seçime doğru gittiğini gösterdiğini bildiği için, seçim zamanı bazı sektörler üzerindeki etkisini kaybetmek istemiyor. Peki sonuçta ne oluyor? Türkiye kaybediyor. İbrahim Betil TEGV yani Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı... Halen Türkiye genelinde 200 bini aşkın çocuğa eğitim veriyor. Yakından takip ettiğimiz, gerek bu sütunlarda gerek gazetemizin diğer sayfalarında sürekli desteklediğimiz TEGV’in başkanlığını İbrahim Betil yürütüyordu. Geçen hafta içerisinde “demokratik” bir yolla görevi sona erdirildi. Yeni Başkan Cengiz Solakoğlu... Koç Grubu’nun yöneticilerinden... Bu bir bayrak yarışıdır, görev artık Solakoğlu’nun, diyebilirsiniz. Buna kimsenin itirazı olmaz. Ancak itirazımız olan nokta, Betil’in görevden alınış biçimidir. Yani, Türkiye’de başarının nasıl cezalandırıldığına dair, yapılan uygulamadır. TEGV mütevelli heyeti geçen hafta içerisinde toplandı. “Bu vakıf Betil’le çok özdeşleşti” eleştirileri altında tüzük değişikliği yapıldı ve “görev süresi uzatılmaması” kararı alınarak tüzük değiştirildi, İbrahim Betil vakıftan uzaklaştırıldı. İbrahim Betil, “Benim haberim bile yok. Kendi aralarında anlaşıp, kararı almışlar” diyor. Bizim anlamadığımız Betil’in TEGV ile “özdeşleşmesinin” kime ne zararı olduğudur? Meral Tamer’in de yazdığı gibi TEMA demek Hayrettin Karaca demektir. TEGV de İbrahim Betil demekti... Bugün Türkiye’de TEGV herkes tarafından kabul görmüşse bunda İbrahim Betil’in payı büyüktü. İbrahim Betil, günün 24 saatini yılın 365 gününü vakıf için harcıyordu. Yeni Başkan Cengiz Solakoğlu ise, Koç Grubu’nun üst düzey yöneticilerinden... Peki o Betil gibi günün 24 saatini bu vakıf için harcayıp, Türkiye’yi adım adım dolaşabilecek mi? Göreceğiz... Türk tankına İsrail makyajı Ortadoğu’daki duruma yanmamak elde değil... İntifada başladığı günden beri binlerce Filistinli çocuk, kadın, yaşlı İsrail tanklarının ve kurşunlarının karşısında can verdi. Ben bu yazıyı yazdığım saatlerde İsrail askerleri, Arafat’ın kapısına dayanmıştı. Kimbilir, belki bu yazıyı okuduğunuz saatlerde Arafat öldürülmüş olacak. Ne Avrupa ne ABD, Filistin için hâlâ bir adım bile atmıyor. En acısı da; İslam dünyası Arafat’ı bir başına bırakıp, “Ne halin varsa gör” diyor. İsrail ne yapıyor? İsrail hata yapıyor. Çocuk öldürüyor, hamile kadın öldürüyor, yaşlı insanları öldürüyor... Savaş yapmıyor, oyunu kuralına göre oynamıyor, esirleri başına birer kurşun sıkarak katlediyor. İsrail belki farkında belki değil ama kendisine karşı büyük bir kin oluşması için gereken ne varsa yapıyor. Peki bu arada Türkiye ne yapıyor? İsrail oluk oluk kan akıtırken, Türkiye İsrail’le 1 katrilyon liraya yakın “acil” tank modernizasyonu anlaşması imzalıyor. Üstelik ne imza! Her zaman anlı şanlı törenlerle, resepsiyonlar verilerek basının önünde imzalanan anlaşma bu sefer sessiz sedasız paraf ediliyor. Basın çağrılmıyor, üç ay önce atanan ve pazarlıkları yürüten heyetin Proje Müdürü Sezai Öztürk “ısrarla” imzalamayınca görevden alınıyor. Sezai Öztürk’ten önce de, İsrail’le anlaşmayı “geciktirdiği” gerekçesiyle eski Proje Müdürü Sadık Yamaç, görevden uzaklaştırılmıştı. Daha önce bu konuya değinmiş, Ortadoğu’da böylesine olaylar yaşanırken, “anlaşmanın hiç de yeri ve zamanı olmadığını” belirtmiştik. Böyle bir ortamda nedir bu acelecilik, nereden çıktı bu imza, diye, tekrar sormak istiyoruz. Birileri, Türk halkına, ne olup bittiğini açıklamak zorunda...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT