BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Medeniyetler suyla yeşerdi

Medeniyetler suyla yeşerdi

Yer: Medine.. Hicreti takip eden günler. Âlemlerin Efendisi (sallallahü aleyhi ve sellem) ile şereflenen belde huzur içindedir. Müminler kavuştukları nimetin büyüklüğünü iyi bilirler. Server-i âlemi görebilir, işitebilir, sohbetine katılabilirler. Bu, rüya gibi bir şeydir. Hayali bile cihana değer. Münevver şehirde hayat alışıldığı üzere devam eder. Hayvanları yine aynı sahraya salar, bahçelerini bildikleri gibi sularlar. Ama şehirde elle tutulup gözle görülen bir hareket başlar. Hurmalar yenildikçe artar, ambarlardan tahıl, güğümlerden süt taşar. Ticaret iyiden iyiye canlanır ve kent kımıldayıp kıpırdar. Kıpırdar ama... Ah bir de içme suları olsa. Evet Medine’de çok kuyu vardır, ama suları... Nasıl söyleyelim bir acayiptir. Buruk deseniz değil, acı deseniz hiç değil. Geniz yakan tuhaf bir şey işte. Ama Rume kuyusu başkadır. Suyu şeker gibi tatlıdır ve serinliği dağ yelini andırır.



İlk vakf “Rume kuyusu” Gel gelelim kuyunun sahibi hasis bir Yahudi’dir ve bedelini almadan damla vermez insana. Server-i Kâinat, bu kuyunun satın alınmasını çok isterler. Hazret-i Osman bu arzuyu emir telakki eder, defalarca Yahudi’nin ayağına gider “Bu kuyuyu bana sat” der. Yahudi önüne konan dinar dolu keselere güler geçer. Niye satsın ki zaten akşama kadar para keser. Hazret-i Osman bu sefer birlikte işletmeyi teklif eder. Nitekim 32 bin dirhem gümüş gibi reddi güç bir meblağ vererek kuyuya ortak olur. Anlaşmaya göre suyu münavebe ile satacaklardır. Bir gün o, bir gün öbürü... Yahudi işine eskisi gibi devam eder. Ama Osman bin Affan (Radıyallahü anh) daha ilk günden “Sebil!” der. Medineliler sıranın onda olduğu günü bekler, iki günlük ihtiyaçlarını birden görürler. Ertesi gün ya üç, ya beş kişi gelir, bazen o da gelmez. Adam bakar olacak gibi değil bu işten vazgeçer. Hazret-i Osman kuyunun diğer yarısını mâkul bir ücret (3 bin dirhem) ödeyerek satın alır ve külliyen vakfeder. Sadece Müslümanlara değil, bütün insanlara hediye eder. Bu işe Medineli Yahudiler de sevinir, doya doya yıkanır, kana kana içerler. Kuyunun suyu daha bir bollanır, daha bir ballanır. Düşünebiliyor musunuz, Rume, koca Medine’ye yeter. Resulullah Efendimiz bu hizmetten çok hoşnut kalır. Çok dua eder ve güzel müjdeler verirler. İşte bu yüzden müminler su getirmeye ve çeşme yaptırmaya özenirler. Her çeşme, ayrı hikâye Günümüze doğru gelelim. Ordumuzun İstanbul önlerine dayandığı günlerdir. Henüz bahardır ama hava iyi sıcaktır. Yedikule önlerinde toplanan askerler kırbaların dibinde kalan son damlaları da yudumlar ve su sormaya başlarlar. Öyle ya bu çocuklar daha yıkanacak, paklanacak, abdest alacaklardır. Fatih bu sıkıntıyı nasıl halledeceğini düşünürken üzerinden yaban kazları geçmesin mi. Genç sultan, süvarilerden birine kuşları işaret eder. Delikanlı okuna davranır, elini sadağına atar. Fatih “Hayır, hayır!” diye fısıldar, “Onları takip et. Kim bilir, belki de bir göle uçuyorlar.” Süvari bir hamlede atına çıkar, hayvanını topuklar. Artık kazlar nereye, o oraya. Kuşlar Atışalan taraflarında alçalır alçalır ve berrak sulu bir gölceğize konarlar. Delikanlı önce suyun tadına bakar, sonra matarasını doldurup ordugaha koşar. Doğrusu bu su beklenenden ziyade ve umulandan tatlıdır. Mimarlar, ustalar derhal işbaşı yapar, rütbeliler bile künk taşırlar. Çok değil 5-10 gün sonra lülelerden su akmaya başlar. Fatih bu mutluluğu paylaşmak ister, çeşme başına gelir. O sıra bir sanatkârın kitabeye “adını” kazıdığını görür. Ustaya döner “niye ama” der, “suyu bulan ben değilim ki?” Vezir araya girer ve usulünce sorar: “Peki bu çeşme kimin adı ile anılsın?” -Kazların! Öyle de olur. Çeşmenin adı “Kazlıçeşme” kalır. Bir gün Azapkapı’da... Keyif bu ya Hatice Turhan Sultan, İstanbul’u dolaşmaktan çok hoşlanır. Yanına sadık nedimesini alır, güzergahı arabacıya bırakır. İhtiyar faytoncu Valide Hanım’ın huyunu iyi bilir. Daha ziyade fukaranın içine sürer ve gezi bir garip gönlü yapılarak sonlanır. İşte yollarının Azapkapı’ya çıktığı günlerden birinde, boyu büyüklüğünde destiyi sürükleyen minik bir kız dikkatini çeker ve dizginlere asılır. Arabanın perdesi belli belirsiz aralanır ve bir çift meraklı göz küçük kıza takılır. Kızcağız güç halle destiyi kucaklar, lüleye dayar. Alttan diziyle destek verip doldurur ama indirmesi çok zordur. Nitekim beklenen olur, ağır desti yalağa çarpar ve parçalanır. Minik kız kısa bir şaşkınlığın ardından kırıkları toplamaya başlar. Bir yandan içli içli ağlar, bir yandan dizini döve döve ağıt yakar. Valide Sultan dayanamaz, gelip küçük yavrunun başını okşar. “Üzülme güzelim” der, “ben sana daha güzel bir desti alırım. Tamam mı?” Küçük kız “Ben destiye üzülmüyorum ki” der, “kendime kızıyorum. Kocaman oldum ama eve hayrım dokunmuyor. Söyleyin, eğer çeşmeden su bile getiremiyorsa, Saliha neye yarar?” Destilerini kırmasınlar yeter Bu olgunluk, bu iş yapma hevesi, bu mesuliyet şuuru ve bu berrak lisan Valide Sultan’ın dikkatini çeker. Sorar soruşturur, Saliha’nın civar konaklardan birinde yaşayan bir besleme olduğunu öğrenir. Hemen kararını verir, onu saraya yerleştirir. Bir “kadınlar akademisi” olan Harem’de onlarca cariye vardır, ancak Saliha Dilaşup şefkati, merhameti, becerikliliği ile akranlarına fark atar. Hiçbiri cömertlikte onla yarışamaz. Kaldı ki benzersiz nakışlar yapar, mânâlı şiirler yazar. Nitekim 2. Mustafa’ya eş, 1. Mahmud ve 3. Ahmed’e anne olur. Saliha Sultan (ikbaline vesile olduğundan mıdır bilinmez) su hayrına çok para harcar. Yine bir gün oğlunu çağırır ve Azapkapı’ya bir çeşme yaptırmak istediğini söyler. 3. Ahmet sorar “İyi ama anne, nasıl bir çeşme?” Saliha Sultan “Orasını mimarlar bilsin” der, “yalnız küçük kızlar destilerini kırmasınlar yeter.” Yeryüzünde İstanbul kadar çeşmesi bol bir kent var mı bilmem. Ancak İstanbul, eski İstanbul değil. Ahşap evler arasından gülümseyen mahalle çeşmeleri apartmanlar arasında yalnız kaldı. Kiminin muslukları çalındı, kiminin kitabeleri kazındı. Bazısı büsbütün yıkıldı, inşaatlara katıldı. Fatih, Eyüp, Üsküdar gibi eski semtlerde hâlâ çok çeşme var (İSKİ’nin tespitlerine göre 727 tane) ancak pekçoğu metruk. Bırakın su içip ferahlamayı, yanlarına yaklaşılmıyor. Zira yalakları kola kutusu, pet şişe, mısır koçanı ile dolu ve felaket idrar kokuyor. Bazıları da iyilik olsun diye bu çöpleri yakıyor, çeşmeyi hepten karartıp ise-pise boyuyorlar. Diyeceksiniz ki bunları tamir ettiren yok mu? Var. İşte Su Vakfı “o” işi yapıyor. Su Vakfı Başkanı Zekai Şen Su zengini değiliz Su Vakfı Başkanlığını 1989’da “Dünyada Yılın Bilim Adamı” seçilen Zekai Şen yürütüyor. Prof Şen, “Hidroloji” konusunda tartışmasız otorite ve pek çok ülkede yakinen tanınıyor. Zekai Hoca’ya göre yurdumuza su zengini diyenler yanılıyor. Prof Şen “Evet su fakiri de değiliz ama su kullanmayı bilmiyoruz” diyor, “Hidroelektrik santrallerde bütün hesaplar enerji üzerine yapılıyor. Barajlar olsa olsa metodu ile işletiliyor, politik kararlar bilimsel verileri eziyor. Halbuki hangi barajdan, ne zaman, ne kadar su çekileceği ince ince planlanmalı. Bakın, bundan 5-6 yıl evvel İstanbul suya hasretti. Su yine aynı su. Peki ne değişti? Karadeniz’e akıp giden dereciklerin önü kesildi ve şehre yönlendirildi. Su akar, herkes bakar. Kendini su zengini sananlar daha fazla bakar. Muslukları sonuna kadar açıp, duş keyfi yapanlar, leğende yunmak zorunda kalınca fena uyanacaklar. Uyanacaklar ama meğer ki geçmiş ola. Kirli su ölüm saçıyor Her yıl yeryüzünde yüzbinlerce insan kirli su yüzünden ölüyor. Latin Amerika’da Afrika’da ve Uzakdoğuda ciddi salgınlar yaşanıyor. Hatırlarsanız bir zamanlar bizde de kolera vakaları vardı. Avrupa’ya giden Türkler karantina altına alınırlardı. Şehrin bağrına sokulan Haliç büyük bir yaraydı. Marmara kıyıları fosseptik çukurunu andırıyor ve hastalık saçıyordu. Haliç’in temizlenebileceğine kimse inanmıyordu. Evet Kollektörler ve tasfiye tesisleri çok işe yaradı ama insanımız da şuurlandı. Artık gençlerimiz havalarını ve sularını kirletenlere karşı daha duyarlı. Yeraltı suyu sigorta Savaş ve zelzele anında barajlar çökebilir, şebeke yara alabilir. Su dağıtılamaz hale gelince milletin ilk koşacağı yer kuyulardır. Su, yiyecekten ve barınmaktan bile önce gelir. Bu yüzden ayaklarımızın altında yeterli ve temiz suyumuz olmalı. Zira kaynak suları lezzetlidir, temizdir, serindir ve rahatlıkla içilebilir. Lâkin zeminimiz asfalt ve binalarla kaplandığı için kaynaklar beslenemiyor. Yapılaşma çarpık oldukça, bu böyle sürecek. Adam iskan alınmamış bölgeye ev yapıyor. Hem suyu kullanıyor hem de atıklarını toprağa veriyor. Yer altı suları günden güne çekiliyor ve kirleniyor. Bunun bedeli çok ağır ama kimse umursamıyor.”
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT