BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ömür biter ray bitmez

Ömür biter ray bitmez

Geçen Adapazarı’ndayım... Seyyarın birine garaja kalkan minibüsleri soruyorum, adam üstüne vazife gibi, “Neden trene binmiyorsun” diyor. Önce bozuluyor, sonra hak veriyorum... Öyle ya; neden trene binmiyorum sahi, halbuki istasyon yanı başımda. Demiryolları denince aklıma hep Serkisof’umun ardındaki kabartma lokomotif gelecek değil ya. Eski bir dosta kavuşacak olmanın heyecanı ile yürüyorum gara. Gözümde buharlı buharlı resimler beliriyor, kulağımda kampanalar çınlıyor... Burnuma isli, ziftli kokular geliyor. Hayal tabii. Hepsi yalan. Meğer trenler elektrikli olmuş, anonslar ses düzeni ile veriliyor ve zemin mis gibi deterjan kokuyor. Ortalıkta bir hareket, bir koşturmaca, anlaşılan o ki vakit daralıyor. Gişedeki memur mukavva biletleri pirinç iskeletli bir alete sokup çıkarıyor. Bu alamet delik mi deliyor, tarih mi yazıyor bilmem ama kopardığı takırtı beni çok öncelere götürüyor. Hani gazetemizin bağıra çağıra istasyonlarda satıldığı yıllara... Şimdi ben karşıya vapurla geçmez miyim?... Eminönü yine Eminönü gibi kokmaz mı?... Turşucular, lahmacuncular, balık ekmekçiler, salatalık soyanlar, kestane kavuranlar... Abi nostaljiye bak.



Perona çıkıyorum, kırmızı şapkalı hareket amiri bıkkın bıkkın “hadi ama” diyor. Sonra elindeki lambayı kaldırıp uzun uzun düdük çalıyor. Trenin düdüğü, şefinkine hiç benzemiyor, zemini sallayıp camları titretiyor. Bilmem kaç bin beygirlik motor uğulduyor ve vagonlar sarsılıyor. Geri geri gitmekten oldum olası hazzetmem ama başka yer bulamayınca bir boşluğa ilişiyorum artık. Karşımda iki ihtiyar. Biri badem bıyıklı, öbürü ak sakallı. Daha evvel tanıştıklarını sanmıyorum ama kırk yıllık dost gibi konuşuyor, ayaküstü memleket kurtarıyorlar. Tren bir süre ıslak arsaların arasında ilerliyor. Bu boşluklarda bir zamanlar alımlı binalar olduğunu biliyorum. Badem bıyıklı “Bitti” diyor, “Güzelim memleket bitti, gitti. Ortalık kurudu, yaprak bile kımıldamıyor”... Ak sakallı “Öyle deme” diyor “Hele bir bekleyelim bakalım...” -Daha neyi bekleyeceksin. 10 kilo pancar bir bardak çay etmiyor. Hadi ona da razıyız ama... “-Vardır bir bildikleri...” -Var tabii; Amerika’nın elinde stok çoğalmış, sana-bana çakacaklarmış... “-Ne diyelim iyi olur inşallah...” Badem bıyıklı “Haydi biz geldik gidiyoruz. Peki bu gençler n’olacak” diyor ve yan koltukta kestiren gencin dizine bir şaplak vuruyor. Çocuk sıçrayarak uyanıyor. “-Söyle bakalım, n’olcak sizin haliniz?...” Çocuk şaşkın şaşkın bakıyor, kekeleyerek “Anlayamadım amca” diyebiliyor. -Hep borç alıp duruyorlar, hesabınız katlanıp gidiyor. Okuyorsunuz ama haybeye, ballı işler kapanın elinde kalıyor. Genç gevşiyor; “Ben de bir şey sandımdı” gibilerinden bir hareket yapıp, uykusuna dönüyor. Sapanca seyre değer Sapanca yeşil denizi. Kavak, kavak, kavak... Manzara güzel ama camlarda yağlı lekeler olmasa. Yolcular pencere boşluğuna gofret kağıtları, çekirdek kabukları ve çiğnenmiş sakızları sokuşturmuşlar. Adam ince ince çalışmış iki milimlik aralığa izmarit sığdırmış iyi mi?... Bu işi külünü dökmeden başarabilmek, şişe içinde gemi maketi yapmak gibi bir şey. Görün işte yurdumun insanı ne kadar sanatkar. Eskiden vagonlar oda oda olurdu, şimdikiler bildiğiniz otobüsü andırıyor. Ona da tamam ama camların açılmaması çok fena. Şimdi ben ne anladım, kafamı dışarı çıkarıp, saçlarımı dağıtamadıktan sonra... Evet vagonlar yüksek tavanları ve geniş koridorları ile çok ferah. Koltukları da otobüslerden iyi ama ah bir de muavinleri olsa. Çay, kahve, kek, kola servisini bir kenara bırakalım, camları limon kolonyası ile silse ve tavana vanilyalı sprey sıksa. Tiryakileri haşlasa da, ortalık kül tablası gibi kokmasa. Bir ara kabin felaket sallanıyor. Badem bıyıklı amcam mütekaid demiryolcu olmalı. “Raylardan değil, yaylardan” diyor, “Doğru dürüst bakım yapmazlar ki bunlara.” Arifiye’de yaklaşırken tren ağırlaşıyor. Fren pabuçları tekerlekleri nasıl sıkıştırıyorlarsa felaket asbest kokuyor. Bu “asbest” denilen meret kanserojen değil mi? Amaaan bize bi şey olmaz. Acı patlıcanı kırağı çalmaz. Düşünebiliyor musunuz; Köseköy’de ne inen oluyor, ne binen. Amcam “Şu istasyonda 6 memur var” diyor, “Yata yata maaş alıyorlar...” Garipler vazifelerini yapıyorlar işte. Yolcu azsa onların günahı ne, değil mi ama?... Yol kenarlarında kabuklanmış raylar, unutulmuş dingiller, çürümüş kalaslar... Kullanılmayan hatlarda bele gelen otlar, sağda solda akıbetlerini bekleyen vagonlar. Ortalık kül rengi, pas, pas, pas... Gebze’ye yağ almaya Badem bıyıklı Gebze’ye gidiyor. Adapazarı’nda bir teneke yağa 35 milyon istemişler halbuki... Gebze’de 25 demişlermiş, 20 verse iş bitecekmiş. Şimdi olsun da 30 olsunmuş. Bu devirde para kolay mı kazanılıyormuş?... Trenimiz tekrar hızlanıyor. Çelik köprülerden gümbür gümbür geçiyoruz, tekerleklerimiz rayları felaket dövüyor. Direkler büyük bir hızla cama yaklaşıyor, tam içeri girmeli olurken sıyrılıp gerilere kayıyorlar. Hele iki tren karşılaştı mı içiniz bir hoş oluyor. Kopardığımız gürültüye bakılırsa hızlı gidiyor olmalıyız ama otobüsler yanımızdan geçip kayboluyorlar. Ortalıkta kırık-dökük binalar. Metruk fabrikalar, TIR garajları, tomruklar, kıymıklar... KİT’lerin asfalta bakan cepheleri çiçek gibi, demiryoluna bakan yüzlerinde ise araba eskileri, hurdalar, yırtık saçlar. Anlaşılan o ki; müdürler sadece ön taraftan girip çıkıyorlar. Fabrikanın alnına “Sanayileşmenin önemine dair” bir vecize yazdıran işinin bittiğini sanıyor. Aksakallı İzmit’te iniyor. Hemen onun yerini geçiyor, geri geri gitmekten ve eğri eğri bakmaktan kurtuluyorum. Benim boşalttığım koltuğa bir kız bir oğlan atlıyor. Kucak kucağa oturdukları için tek kişilik yer ikisine de yetiyor. Yanlarındaki adamcağız rahatsız olup kalkıyor ama onlar aldırmıyor, koltuğa büsbütün yayılıyorlar. Ayakkabıları burnumuza uzatıp tabanlarındaki markayı okutuyorlar. Bu karşılıklı koltukları niye yaparlar bilmem. Hepsinin yönü bir yana baksa ya... Ders alacaklarını bilsem ben de kalkacağım ama kimin umurunda?... Badem bıyıklı amcam önce duyura duyura “Tevbe estağfirullah” çekiyor, sonra kulağıma eğilip “Bizim ki de bunlar gibi” diyor, “Eniştesinin arabasını çalsın, zırt oraya, fırt buraya”... Deniz görününce Derken ortalık aydınlanıyor. Bu yosun kokusu da nereden geldi derken derya arz-ı endam eyliyor. Körfez otobandan şiir gibi görünüyor. Ama tren yolundan giderseniz katran renkli rıhtımlar, çürümüş halatlar, kum kosterleri, vinçler ve paslı mavnalar gözünüze giriyor... Demiryolları üvey evladımız. Siz bakmayın ihtiyarların titrek seslerle okudukları marşlara, kimsenin yurdu çelik ağlarla ördüğü filan yok. Hani şu Abdülhamid Han’dan kalan hatlar da olmasa... Demiryolcu evleri taş duvarları ve sivri çatıları ile pek şirin. Bu Bavyera mimarisi elbette Alman mühendislerin marifeti. Cam önlerinde dizi dizi tenekeler, güller, menekşeler, fesleğenler. Bekleme salonlarının da hoş bir yapısı var ama çok bakımsız. Hat dersen içler acısı, kimi moloz dökmüş, kimi çöp yakıyor. Tel, tel, tel... Kucaklar dolusu kablo ahşap direkleri büküyor. Gel gelelim gençler tellere inat cep telefonu ile konuşuyorlar. Kızınki kapanıyor, oğlanınki çalıyor. “Lü... Lü... Lü...” sesi hiç bitmiyor. parmaklar hep tuşlarda. Amcam “Ya sabır” çekiyor. Öyle ya bu meretin dakkası parayla. Müsrifliğin bu kadarı da fazla ama. Yağmur iyi yağmış olmalı, otlar boy atmış, ısırganlar, deve dikenleri... Derken dikenli teller. Üzerinde Y-A-N-G-I ve N yazan 6 kırmızı kova, bir kanca. Bir nöbetçi kulesi, bir jip eskisi ve oluklu saçtan iki eğri baraka. Kırmızı tabelada iri iri “No Foto” yazıyor. İyi ama elin oğlu fotoğrafı uydudan çekiyor. Bir haddehanenin önünden geçiyoruz. Ortalık is, pas, toz içinde. Kapkara dumanların arasından kızıl kızıl demirler parlıyor. Bez afişte koca bir yalan “Önce sağlık ve çevre”... Memleketimden manzaralar Öküzün trene baktığı başka bir yalan. Sığırların hiçbiri trenle ilgilenmiyor, kafalarını yeşile gömüp tıkınmaya bakıyorlar. Onların ıskaladığı pazıları kadınlar topluyor, pangınot gibi demetleyip poşetlere basıyorlar. Dil İskelesi’nde on tane çocuk. Menemen destisi gibi perona dizilmiş ayakkabı boyatacak bir yiğit bekliyorlar. Trenden birkaç garip inip, yollarına gidiyor. Bir sonraki tren ne zaman gelir?... Onlardan ayakkabı boyatacak birileri iner mi? Zor!... Zor ama çocuklar pek bozulmuşa benzemiyorlar... Amcam Gebze’de iniyor ama huzursuz. Öyle ya, ya alacağı yağ pahalandıysa?... Çocukluğumuzda “Kartal, Pendik, ne çabuk geldik” diye bir tekerleme söylerdik. Bizler mi yaşlandık ne, artık hiçbir yere çabucak varılmıyor. İstanbul’un varoşları bildiğiniz gibi. Gecekondular, çingene çadırları, hurdalıklar... Silolar, depolar, borular... Hem Türkiye’de ne çok İstasyon Caddesi var?... İşte yine tabelalardan birini hecelemeye çalışırken gövdede bir taş patlıyor. Bir an haylaz veledle göz göze geliyorum. Sanki camı ıskaladığına yanıyor... Tuttursa facia... Bostancı, Suadiye ve Erenköy’de birkaç ahşap köşkle, üç-beş erguvan ağacını da saymazsanız seyre değer bir şey yok. Apartmanlar benim ilk mektep resimlerim gibi. Kutu kutu pense... Camlar gözgöze, cepheler “Be Te Be...” Eskiden böyle miydi ya Bizim zamanımızda kız erkek ilişkileri mektuplarla yürürdü ki hadise daha ziyade edebiyatın ilgi sahasındaydı. Ama günümüz gençleri işe anatomiden başlıyor, artan zamanlarında da felsefe yapıyorlar. Nitekim karşımdakiler uzun uzun kikirdeştikten sonra ciddi mevzulara geçiyor, duymadığım terimlerle, anlamadığım konuları “irdelemeye” başlıyorlar. İşte ne oluyorsa orda oluyor kız aniden kafasını oğlanın omuzundan kaldırıp dikleniyor; “Ne yani” diyor, “Simdi sen Allah’a inanmıyor musun?...” -Ama bunu tartışmak gerek. “-Öyleyse inanmıyorsun!...” Kız resmileşiveriyor ama kime?... O kaçtıkça, oğlan üstüne abanıyor. Kızın hanım hanımcık bir tipi var. Hani “İyi aile çocuğu” derler ya öyle. Oğlan kıllı mıllı bir şey. Hem sivilceli, hem de kulakları kepçe kepçe. Şimdi “Abe kızım” diyeceksin “Madem bu kadar farklı dünyaların insanısın ne diye... Tevbe, tevbe...” Söğütlüçeşme’den sonra raylar birbirine giriyor. Vagon bir o yana bir bu yana gidip geliyor, şakırdıya takırdıya makas geçiyor. Ve işte Haydarpaşa. İyi oldu be... Bunca yıldır niye binmem ki trene?... Adapazarı şurası canım Gece çöktü çöker. Hava serinliyor, ince ince bir yağmur çiseliyor. Köprü vapurları iskeleyi “es” geçip gidiyorlar. Motorcunun biri “Eminönü” diye çağırıyor ama suyun böylesine kabardığı havalarda işim olmaz. Kadıköy şurası gibi görünüyor ama çeyrek saatimi alıyor. Bu vakitlerde belediye otobüsü köprü trafiğine takılır mı?... Sanırım takılır, hoş ihtimal bile olsa göze alamam. En iyisi yine Şirket-i Hayriye... Eminönü, “evin önü” gibi. Bilmem ne buluyorum orada? Akşam saatlerinde tramvaylar çekilmez oluyor ama elim mahkum. Zeytinburnu’ndan aktarma yapıp, Şirinevler’e varıyorum. İşin zor yanı Yenibosna. Çobançeşme’den gazete binası bi cigara içimlik yol ama hava karardı mı fabrikalar köpeklerini salıyor, canavarlar hırlayacak adam arıyorlar. Neyse uzun uzun otobüs bekledikten sonra bir dolmuşa binip preslenmeye razı oluyorum. Böğrümdeki dirseklere, ensemdeki nefeslere ve papucumdaki topuklara sabrediyorum ama ah o şaraplı şaraplı geğirenler olmasa. Adapazarı şurası canım. Uzak olan Haydarpaşa.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 110248
    % 0.84
  • 3.8277
    % -0.93
  • 4.5278
    % -0.49
  • 5.1355
    % -0.16
  • 155.463
    % -0.28
 
 
 
 
 
KAPAT