BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Geleceğe dönüş; 1959’dan bugüne...

Geleceğe dönüş; 1959’dan bugüne...

İnsan yaşlanınca, eski defterleri karıştırmak ister... Ben de 1957’de yazıp, 1959’da Amerika’da yayınlanan “TURKEY and the WORLD” -TÜRKİYE ve DÜNYA (*) adlı kitabımı bir karıştırayım dedim! (TURKEY AND THE WORLD- Public Affairs Press, Washington DC -1959) Meğer o zaman -daha Sovyet tehdit ve tehlikesi Stalin’in ölümüne rağmen devam ederken- Orta Doğu ve Avrupa ile ilişkilerimiz konusunda ne “hikmetler”(!) savurmuşum! Bunların bazıları artık anakronik ve hükümsüz olmuş.



İnsan yaşlanınca, eski defterleri karıştırmak ister... Ben de 1957’de yazıp, 1959’da Amerika’da yayınlanan “TURKEY and the WORLD” -TÜRKİYE ve DÜNYA (*) adlı kitabımı bir karıştırayım dedim! (TURKEY AND THE WORLD- Public Affairs Press, Washington DC -1959) Meğer o zaman -daha Sovyet tehdit ve tehlikesi Stalin’in ölümüne rağmen devam ederken- Orta Doğu ve Avrupa ile ilişkilerimiz konusunda ne “hikmetler”(!) savurmuşum! Bunların bazıları artık anakronik ve hükümsüz olmuş. Bazıları -tevazu bir tarafa- hatta birçoğu, vizyon sahibi ve kahin olduğum için değil, o zaman biraz rasyonel düşünebildiğim için, kuvvetli “önsezi” mahiyetinde! Mesela kitabın sonunda: “İlerdeki potansiyel tehlikeler arasında Komünistlerin kışkırttığı Kürt Milliyetçiliği olacaktır” diye yazmışım.. Orta Doğu 50’li yılların sonunda yeni Sovyet liderleri Türkiye’ye karşı bir barış taarruzuna girişmişler... Maksatları sıcak denizlere Akdeniz’e Türkiye yolu ile kolayca çıkmak ve NATO tehdidine böyle mukabele etmek... Ama Moskova bir dostluk gösterilerini yaparken Türkiye’yi TKP vasıtasıyle yeraltından vurmak çabaları da devam eder.’ Ayrıca Stalin sonrası Sovyet liderleri Orta Doğu’da kalkınmaya ve canlanmaya başlayan Arap Milliyetçiliğini desteklemeye ve kullanmaya girişirler. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Arap Ülkelerinin, Lawrence ve diğer İngiliz ajanlarının tahrik ve vaad ettikleri vechile, bir Arap ülkeleri Birliğine dönüşeceği yerde, hudutları, adeta cetvelle ve yapay olarak, çizilen İngiliz ve Fransız nüfuz bölgelerine dönüşmesi Arap Milliyetçilerinin Birlik emellerini güçleştirmiş ama bu da Batılıların aleyhine Sovyet-Komünist ajanlarına, Moskova’ya ve propagandacılarına yaramıştır. Bugünkü Filistin meselesinin ve Irak-Saddam belasının altında o zaman yapılan büyük hatalar vardır. Arapların yeni İsrail devleti karşısındaki utanç verici yenilgileri, kabahati kendilerinde değil hep başkalarında hatta, Osmanlılarda -Türklerde sonra da Batılılarda ve Amerikalılarda- aramalarına yol açmış ve onlar bu sendromdan hiç kurtulamamışlardır.. Kitabın “Neticeler” bölümünde, Moskova’nın hem Arap Milliyetçiliğini, hem de İslam faktörünü de kullandıklarına ve böylelikle Türkiye’nin kuşatılması tehlikesine işaret etmiş; Batılıların bu gerçekleri ve böylelikle kendi petrol çıkarlarının tehdid edildiğini ve bugünleri görmediklerini de kınamışım. ...Ve Türkiye Türkiye o zaman kalkınma hamleleri içinde ve mali ekonomik problemlerle karşı karşıya. Batılı müttefikler ve ABD, Sovyet tehlikesi hafiflediği için bizim bu sorunlarımıza karşı lakayt kalıyorlar. NATO’ya Kore’ye asker gönderdiğimiz için, nihayet bugünküne benzer Avrupa itırazlarına rağmen, en sonunda İttifaka alınmışız, ama Amerika’da bile Kore “balayı” yerini lakaydıye bırakmış. Buna karşı da, zamanın Türk hükumetinde belirli belirsiz Sovyet uvertürlerine karşı Moskova’ya yakınlaşmak işaretlerı var. 27 Mayıs Darbesinden sonra rahmetli Menderes’in Moskova’ya ziyareti tasavvurundan söz edilmiş, hatta ABD’nin de bu ihtimalden gocunduğu anlaşılmış ve hatta bunun için de, ABD Ankara Büyükelçiliğinin, dolaysıyla Washington’ın Darbeye olumlu baktığı da ortaya çıkmıştı. O tarihlerde resmi görevde bulunduğum için bu konuda şimdi şunu belirtmeliyim: Menderes’in Moskova’ya yaklaşma teşebbüsleri, gerçekten Moskova saflarına geçmek yolunda değil, Amerikalılara, bizi elde var keklik addederek, gösterdikleri lakaydiye karşı, gözdağı vermek maksadına dayanıyordu! Menderes ve Zorlu o dönemlerde ABD’yi Orta Doğu’da daha aktif olmaya teşvik etmişler, sadece askeri bir savunma tertibi yerine önce Bağdat Paktı ve sonra da CENTO gibi, daha içerikli örgütlerin kurulmasının başını çekmişlerdi. Kitabımda bugün AB’ye kabul edilmemize karşı öne sürülen Batılı sakıncalarını andıran, Hıristiyan olmayışımız, başka kültürden gelişimiz gibi itirazlara karşı NATO’ya nasıl girdiğimizin de öyküsü var. Kitap şu cümlelerle sona eriyor: “Türkiye kendi meşru çıkarları (Batılılar tarafından) takdir edildiği ve desteklendiği sürece, Batı ile beraber olacaktır. Fakat, her ne olursa olsun, doğru bildiği yolda, yalnız da olsa, yürümeye devam edecektir!”
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT