BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Uslanmaz İstanbul yerlisi Nargile

Uslanmaz İstanbul yerlisi Nargile

Eskiden tiryakiler Galata Köprüsü’nün altında buluşurlardı... Şimdi “nargile” dendi mi akla Çorlulu Ali Paşa Medresesi geliyor... Bir zamanlar ulemanın turladığı, hafızların mırıldandığı avluda şişeler fokurduyor...



İstanbul’a gelen turistlerden hangisi Maslak’taki gökdelenleri, E-6 karayolunu, ya da Taksim Metrosu’nu geziyor?... Hem Miamili bir gezgin için Ataköy plajının, İsviçreli bir seyyah için Samandıra dağının ne cazibesi olabilir ki?... Adamlar kendilerinde olmayanı arıyor, sırf bu yüzden dünyaca ünlü fast-food’ları es geçip lahmacunu, çiğköfteyi, kokoreçi deniyorlar. Milyarderler bile ayaküstü balık ekmek atıştırıyor, turşu suyu içip, şambalı yiyor... Ne aradığını bilen turistler Süleymaniye’nin, Eyüb’ün, Ayvansaray’ın ara sokaklarını dolanıyor, tahtası kararmış ahşapların, bir yanı yosunlu mezar taşlarının, mahalle bakkallarının resmini çekiyorlar. Efendim bunlar bakımlı olsa ya... Elbette güzel olur ama bu hali bile sevimli geliyor. Peki biz neden ısrarla İstanbul’u İstanbul gibi olmaktan çıkarıyoruz?... Camileri, medreseleri, çeşmeleri, ezilmiş bir İstanbul’un seyre değer neyi olabilir değil mi?... Hayal kurmak bedava Düşünebiliyor musunuz; pirinçleri parlatılmış bir fayton, Nuriosmaniye’de duruyor. İniyorsunuz, menteşeleri gıcırdayarak açılan ahşap kapıdan kapalı çarşıya giriyorsunuz. Birdenbire ortalık kararıyor, mistik bir loşluk ve küf kokan bir serinlik sizi sarıveriyor. Bir taraftan keskin baharat kokuları geliyor bir tarafta buhurdanlıklar tütüyor. Kebapçılar kuzu etinin yağını inadına köze damlatıyor, kekik ve biber yüklenmiş duman bulutunu üstünüze salıyorlar. Mideniz ansızın kazınmalı oluyor. Yer sofrasına çöküveriyorsunuz, önünüze piyazlar, kebaplar, tatmadığınız şerbetler, unutamayacağınız şuruplar konuyor... Sonra su muhallebileri, kadayıflar, baklavalar... Kalkıyorsunuz her köşe başında kışkırtıcı bir koku. Kimi leblebi çeviriyor, kimi mısır patlatıyor, kimi kestane kavuruyor. Macuncular, koz helvacılar, billur kaselerde, akide şekerleri ve çifte kavrulmuş lokumlar. Vitrinlerde Türk elbiseleri, Türk cehizleri, çiniler, kilimler, lüle taşları, halılar... Ortalık gül kokuyor. Esnafın ayağında sivri burunlu çarıklar, yüksek topuklu nalınlar... Sırtlarında cepken, bacaklarında şalvar. Kafalarda fes, kavuk, sarık, dolama... Artık ne olursa. Yahut kürklü kaftana yakıştırılan börk ya da kalpak. Kemerinde kurt başlı toka ile dolanan bir yiğit düşünün kolunda meşin bileklik, sırtında sadak. Ama mutlaka bıyıklı olacak. Artık vitrinleri mumla mı aydınlatırlar, kandillerle mi donatırlar bilemem ama yazar kasaları bir taraflara saklasınlar. Teknolojiden sonuna kadar istifade edilsin ama digital cihazların bu tılsımlı havayı bozmasına izin verilmesin. Kimse elini cebine atıp Amerikan paketi çıkarmasın. Ya tabakasını açıp tütün sarsın, ya da sigarasını uzun bir çubuğa taksın. Artık mangal kurup cezve de sürerler mi keyflerine kalsın. Hasılı kapalıçarşıya giren binbir gece masallarını yaşasın. Eğer turist üç günlüğüne de olsa bizim gibi yaşamaya özeniyorsa “tamam” demektir. O istanbul’a yine gelecek ve çok adam gönderecektir. Nereden biliyorsun diyeceksiniz. Şuradan. Adamlar araştırıyor soruşturuyor bizim bilmediğimiz nargile kahvelerini buluyorlar. Bir Türk gibi ahşap peykelere kuruluyor, kırk yıllık tiryaki gibi dumanlı hülyalara dalıyorlar. Maşa... Meşe... Köşe... Eskiler bilirler. Bir zamanlar nargile tiryakileri postu Galata Köprüsü’nün altına sererlerdi. Hem manzarası nefisti hem de ağır ağır sallanan köprü boşvermişlerin hoşuna giderdi. Şimdi nargile dendi mi akla Çorlulu Ali Paşa Medresesi geliyor. Yıllar evvel ulemanın dolandığı, hafızların mırıldandığı avluda şişeler fokurduyor. Nargileciler genellikle kalburüstü insanlar ve burada ağır muhabbetler yapılıyor. Onlara sorarsanız nargile sigaradan daha doyurucu ama onun kadar zararlı değil. Sigara da 4 bin tane kanserojen madde olduğu biliniyor. Bunda ancak üç bin dokuzyüz tane filan bulunuyor. Bir kere sigara kağıdı külli zehir, tömbeki ise dont selüloz. Kaldı ki duman sudan geçerken yıkanıp paklanıyor, ‘ziftin peki’ şişede kalıyor. İnanmıyorsanız gelin bakın. Hazneye çeşmeden besberrak Terkos suyu koyuyorlar, su iki nefes sonra safran sarısı kesiliyor. Üstelik deri marpuç nikotin delisi, kendisine düşenle yetinmiyor, sizin hissenizi bile emiyor. Nargilenin bir faydası da şu elinizin altında mutlaka bir şişe suyunuz oluyor. Muhtemel yangın vakalarına karşı ilk müdahele tiryakiden geliyor. Her ne kadar bütün nargileciler potansiyel tulumbacı ise de değerleri bilinmiyor. Sigaranın tütünü seçmek elinizde değil ama nargilenin tütünü gözler önünde. Muş, Bitlis yöresinin en seçme yaprakları tömbekiye sarılıyor. Ama evde tömbeki sarmak yiğit işi. Bir kere meşe közü hazırlamak zor, sonra hanımlar bozuk atıyor. Hal böyle olunca krizi tutan kahveye koşuyor. Bir nargile 2-3 saat sürüyor bu arada boğazınız kuruyor. Bunun için dakkada bir çay istiyorsunuz ve hesabınız katlanıyor. Unutulan “miş”ler Efendim İran’da bir nargileyi iki kişi de içermiş. Türkler es kaza dokunanla bile dövüşürlermiş. Hele nargilenin ateşinden sigara yakan (büyük hakaretmiş) bedeline katlansa gerekmiş. Bu ‘miş’leri uzatmak mümkün ama yeni nesil kurallara gülüp geçiyor. İhtiyarların arasında seviyeli bir muhabbet var, üç yaş büyük olan içeri girdi mi ayağa kalkıp düğme ilikliyorlar. Ancak şımarık mektep kaçkınları onca ak saçlının yanında bacak bacak üstüne atıp yayılıyor, duman çekip, keyfine bakıyor. İsterseniz pedogojik mevzulara başkaları girsin. Ancak nargile içmenin iki faydasını söylemeden geçemeyeceğim. Bir kere tiryaki sabaha kadar öksürdüğü için evine hırsız giremez. Ayrıca kül tablası gibi kokar bu yüzden üzerinde bit, pire, tahtakurusu barınamaz. Bırakın sivrisinekleri, köpek bile ısırmaz.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT