BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Gakkoşlar sizi bekliyor

Gakkoşlar sizi bekliyor

Memleketini herkes sever ama ben Aziz abi kadar memleket sevdalısı görmedim. Elaziz’den bahsederken bir hoş oluyor, heyecandan sesi titriyor... Yatıyor, Elaziz’le kalkıyor Elaziz’le. Neden sonra farkına varıyorum adamın adı Aziz. Aşkı isminde gizli.



Şimdi bu Elazığ’ın haziran başında bir fuarı var, derdi onu tutuyor. En güzel kataloğu ve en etkili tanıtım filmini nasıl hazırlarız, Elazığ’ın basında dolu dolu yer almasını nasıl sağlarız diye kara kara düşünüyor. Misafirleri nasıl taşırız, nasıl ağırlarız... Nasıl, nasıl, nasıl?.. Gakkoşum bu nasıllara cevap aramaktan uykularını dağıtıyor. Bir sabah asansörde karşılaşıyoruz: “Bak Elazığ dedin de (demişimdir herhalde) aklıma geldi” diyor, “ben memlekete gitsem iyi olacak” -İyi abi git. -Ama sen de geleceksin. Ona “hayır” deme gibi bir şansım var mı? Boyun büküyorum, on dakika sonra biletleri ayarlıyor. Aziz Abi, yol boyunca Elazığ’ı ballandırıyor. Orcikten (cevizli sucuk) giriyor, mozikten (topaç) çıkıyor. Köyünü, çocukluğunu, lise yıllarını, şehrin amblemi için açılan yarışmayı nasıl kazandığını anlatıyor. Mühendis ya, Elazığ’ın konumunu ve komşularını peçetelere karalıyor. Durup durup dağ, göl, nehir çiziyor. Doğrusu şu ki benim gibi bir kaygısızda bile merak uyandırmayı başarıyor. Neyse varıyoruz Elazığ’a. Bizi Sanayii ve Ticaret Odası ile Makro Fuarcılıktan arkadaşlar karşılıyor. Al sana dört tane daha, Elazığ sevdalıları bir iken beş oluyorlar. Bunlar anlatılamayacak kadar sıcakkanlı insanlar. Memleketlerini sevdirebilmek için kendilerini paralıyorlar. Bizi Hazar gölüne, Sivrice’ye, Keban’a, Ağın’a götürüyorlar. Kâh feribotlara bindiriyor, kâh kayak tesislerini gezdiriyorlar. Gak dedikçe kebap, guk dedikçe balık yediriyorlar. Tarlalar nasıl yeşil, çiçekler nasıl sarı anlatamam. Sonra o mavi bayraklı plajlar, tomurcuklanan ağaçlar, karlı yamaçlar... Seher vakti şıra pazarı Bunların hepsi iyi, güzel de ben bir şehri anlatırken nostalji muhabbeti yapmasam duramam. Ama gel gör ki Elazığ hızla gelişen bir kent. Geniş caddeleri ve ışıklı vitrinleri de hoş ama aradığım o değil ki? Bir ümitle İzzet Paşa Camisine gidiyorum. Altındaki alışveriş merkezine bakılırsa çok olsun da 20 yıllık mazisi var. Saray camisi ona keza. Aziz abi memleketine toz kondurmuyor, şimdi söylesem kırılacak. Ama o hissediyor olmalı beni bir seher vakti şıra pazarına götürüyor. Bodur taburelerde çay içip, tütün saran amcamlar iyi fotoğraf veriyor. Derken ortalık şenleniyor. Her köşeden sepetli Rus motorları çıkıyor. Yoğurt bakraçları, sıska oğlaklar, peynir tartanlar, dutkurusu, bastuk (pestil) ve Kürt muzu (onlar ışkın diyorlar) satanlar... Bağıranlar, çığıranlar, el sıkışanlar... Bit pazarına paralel sokaklarda tandır ekmeği yapanlar, leblebi kavuranlar, bakır dövenler ve semerciler var. Bunlar görüntüyü tamamlıyor. Hele baharat kokan kapalıçarşıdan aldığım fotoğraflar işi bitiriyor. Tamam bunlarla yazı kurtulur ama... Ama Gakkoşlar diyarı bende başka şeyler çağrıştırıyor. Böylesine duru ve böylesine köklü bir kültürü tamamlayacak bir mekan olmalı. Ne bileyim, çeşmeler, köprüler, türbeler filan... Sonra hanlar, hamamlar, kervansaraylar... Meğer tezcanlılık yapmışım. Aradıklarım fazlasıyla varmış. “Harput”ta! Sen misin Tarih arayan? Efendim bu Harput denilen yer Elazığ’ın ta kendisi, şehrin aslı, astarı. Tabiri caizse kenti ayakları altına alan bir kartal yuvası. Buraya tırmanmak değme yiğitlerin bile işi değil ama onlar Bumin kağan gibi dağ delmiş, yol açmışlar. Tarih mi istiyorsun, al sana. Ne yana baksan kubbe, her karede üç minare. Toprak damlı taş evler, nasıl şirin, nasıl sıcak. Küçük camları ikindi güneşi ile kızarıp bakıra dönüyor. Kayaların uç noktası haçlılara kök söktüren Belek Gazi’nin hatırasına ayrılmış. Yanıbaşında nefis bir park ve tertemiz bir tesis uzanıyor. Burda çay, çorba ne ararsan var. Ancak bizi bir Harput evine götürüyorlar. Kapıdan adımımızı atar atmaz yüzümüze bir serinlik çarpıyor. Her adımda sallanıp, gıcırdayan ahşap merdivenlerden yukarı çıkıyor ve zaman tüneline giriyoruz. Camlarda dantel perdeler, sekilerde şilteler, ot minderler. Duvarda geyik resimli bir halı, üzerinde yaşlı mavzer. Bu şirin konakta en yeni eşya elli yıllık. Lambalar, kandiller, ceviz radyolar... Mangallar, semaverler, çini sobalar. Sağolsun Cahit Can bizi “candan” ağırlıyor. Yer sofralarına buyur ediyor. Ayranlı çorba, içli köfte, bulgur pilavı, kavurma ve sırın (yufka ekmeği sarmısaklı yoğurt ve tereyağdan müteşekkil nefis bir şey) ikram ediyor. Harput mutfağı üzerine öyle bir muhabbet tutturuyorlar ki ağzım açık kalıyor. Elazizliler kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerine ilaveten kuşluk ve yatsılıktan taviz vermiyor. 150’yi aşkın yemeği değişik bahanelerle sofraya getiriyor, üstüne avuç avuç ağın leblebisi yiyip, çedene kahvesi içiyorlar. İşin anlaşılmayan yanı hem sofranın hakkını veriyor, hem de ip gibi kalabiliyorlar. Tutmaç, erişte, kurutlu çorba, kelecoş, pirpirim boranısı, helvalar, börekler Anadolu’nun her yerinde var. Ancak Elazığlılar köfte ve dolmada çok iddialılar. Sofraya bulgur köftesi, içli köfte, gındik köftesi, yalancı köfte, ayar köftesi, ayranlı köfte, mercimek köfte, ocak köftesi, küncülü köfte, muhaşerli köfte, eşkili köfte, keklik köftesi ve Harput köfteden birini koymadan edemiyorlar. Bumbar, kaburga, kabak, dilim, sapan, kofik (kurutulmuş biber), kibe, patlıcan, soğan, domates dolmasını sık yapıyorlar. Cahit bey “geçenlerde Sayın Rauf Denktaş kahvaltıya geldiler” diyor, “haberim geç oldu ancak 22 çeşit börek çıkarabildim. Bir ışkınlı yumurta, bir bastuklu kaygana, bir patile yediremedim. Düşün üfeleme gömbe bile yapamadım”. Hepsi bir yana ben peynirli pidelerine bayılıyorum. Pideleri kağıt gibi ince tutuyor üzerine taze ve tuzsuz peynir ile şeker (yanlış duymadınız şeker) döküp odun fırınına veriyorlar. Peynirler eriyip sakız oluyor. Sanki ağzınıza höşmerim akıyor. İnanın sırf bunu yemek için Elazığ’a gidilir. Fuar iyi bahane. Kaçırmayın. Açık hava müzesi Harput Harput Anadolu’daki en eski medeniyet merkezlerinden biri. 40 Asırlık kale Hitit ve Urartulardan sonra Sasaniler, Arablar ve Romalılar arasında bayrak değiştirip duruyor. 1085 yılında Türk boylarının (Çubukoğullarının) eline geçiyor. Selçukluların ardından Artukoğullarını, Dulkadiroğullarını ve Akkoyunluları ağırlayan şehir Osmanlı’ya sancak merkezi oluyor. Ancak gün geliyor eski savunma mantığı bitiyor. Susuz ve soğuk dağ başlarını beklemenin mânâsı kalmıyor. Reşid Mehmed Paşa (1834) halkı ovaya indiriyor, kışlası, cephanesi, mektebi, hastahanesi olan düzenli bir şehir kuruyor, adını Mâmurat-ül Aziz koyuyor. Her ne kadar Harput sevdalıları terk-i mekân etmeseler de koca kent her geçen gün biraz daha eriyor. Bacası tütmeyen bina yaşar mı? Yaşamıyor. Güzelim külliyeler küllenip gidiyor. Harput’un en göze gelen eseri ulu cami. Duvarlarının kalınlığı 2,5 metreyi geçen muhteşem mabed tam 850 yıldır kara, tipiye doluya göğüs geriyor. Cami ile aynı yaşta olan ahşap mimberi şimdilerde Kurşunlu Camiyi süslüyor. Bir Artuklu eseri olan Alacalı Cami minaresinde ahenkle kullanılan kırmızı ve beyaz taşlarıyla, Sara Hatun camisi ise azametiyle dikkat çekiyor. Vesikalarda kalmış Süt kalesi, Pervane Ağa ve Ahmet Ağa camisi, Arab Baba mescidi, Ahmet Baba ve Ahi Musa türbesi ile Mansur Baba kümbeti günümüze gelebiliyor. Ancak Kale Camii, Arslaniye Camisi, Yağcı han, Zahiriye, Kara Sufi ve Molla Peykevi Medreseleri ile Ortak mescidi, Meydan mescidi, Müderris Mescidi, Alaca Mescid ve Peygamber mescidi zamana yeniliyor. Derviş Bayezid Külliyesi, Mansuriye, Şeyh Sadi, Seyyit Kasım, Nazar baba ve Ankuzu Baba zaviyesi vesikalarda kalıyor. Suk-i sultani (sultan çarşısı) Bedesten ve Darphane maalesef artık yok. Halbuki Evliya Çelebi Harput’u anlatırken 850 dükkandan 10 medreseden 10 kütüphaneden, 12 handan ve 90 hamamdan bahsediyor. 20. asrın başlarında batılılar Harput gibi bir ilim ocağında muhalif rüzgarlar estirmeye çabalıyorlar. Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar ve Almanlar devasa kolejler açarak çocuklarımızı etkilemeye çalışıyorlar. Şükürler olsun ne izleri ne de esameleri kalıyor. Müzemizden utanıyoruz Harput günümüzde 350 hanelik bir mahalle. Nüfusu olsun, olsun da bin olsun. Lâkin hafta sonlarında en az 10 bin ziyaretçi geliyor. Üniversite öğrencileri, mimarlar, sanat tarihçiler kenar köşe geziyor, Arab Baba, Ankuzu Baba, Beşik Baba, Beyzade Efendi, Mehmet Nuri Efendi, Fatih Ahmet Baba, Hacı Tevfik Efendi, İmam Efendi (Osman Bedreddin), Mahmûd Sâminî, Murad Baba, Ömer Nâimî Efendi ve Seyyid Ahmet Çapakçûrî Hazretlerinin kabirlerini ziyaret edip Fatiha okuyorlar. Bu sevimli köyün gayretli bir muhtarı var. Muhtar Muammer turizmin inceliklerine vakıf. “Bizim sokaklarımız asfalt değil, Arnavut kaldırımı olmalıydı” diyor, “ortalıkta arabalar değil, faytonlar, develer dolanmalıydı. Burası benzeri az bulunan bir açıkhava müzesi. Harput evleri çok alımlı ama yıkıldı yıkılacak. Tamir izni yok, çivi çakmak bile yasak. Gelgelelim beton evler çürük diş gibi sırıtıyorlar. Hele şu müze binası Harput’a hiç yakışmıyor. Misafirlerimiz ‘müzeyi de görelim’ dediklerinde kaçmak için bahane arıyoruz. Halbuki Cimşit hamamı gibi bir zirve eser boş duruyor.”
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT