BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Gelecek hepimizin

Gelecek hepimizin

(Dün bahsettiğim duvar gazetesinde asılı birkaç sorunun daha cevaplarını verip bu konuyu bitirelim.)



(Dün bahsettiğim duvar gazetesinde asılı birkaç sorunun daha cevaplarını verip bu konuyu bitirelim.) *** Türk edebiyatında eksikler bulabilme hakkına sahip olduğumu iddia etmek için kendimi yeterli görmüyorum... “Ben bunu yapıyorum” ile, “o şunu yapmamalıydı” farklı bir tutum çünkü. Bu iddiada bulunma “yetkisi”nin de ele kolay geçeceğine inanmıyorum. Edebiyatçı ayrı, edebiyat yapan ayrıdır çünkü... Profesör Mehmet Kaplan Türk edebiyatı konusunda üniversitedeki en ciddi otoriteydi... Ama rahmetli, kendi yazmış olduğu şiirleri de köşe bucak saklardı!.. *** O soruya bugün cevap verebilecek kişinin, zaten bugünkü neslin “tarih” dediği günleri yaşamış olması lazım... En az 60-70, hatta daha yukarı yaşlarda olması ve bunca ömrü de bu uğurda harcamış olması lazım... Bu; “her genç yazarın her söylediği yanlış, ve her yaşını almış kalemin de her yazdığı doğru” demek değil elbette... Ama ben, vakitsiz öten horozların insanları şaşırtmasından hoşlanmıyorum. Bu memleket insanı kâğıdı kendine sığınak, kalemi de sırdaş bilir çünkü... Her beş kişiden dördü derdini dökmüştür kâğıda... Her beş kişiden üçü ise şiir yazmıştır. Peki altmış milyonun otuzaltı milyonu şair midir öyleyse?.. *** Demek istediğim şu: Herhangi biri kendi çevresinde yazdıklarından dolayı övülmeye başladığında, adı bazı gazete veya dergilerde yayınlanmaya, yahut şiirleri bazı radyolarda alkışlanmaya başladığında burnunu yere indirmeli, “külahını önüne” koymalı ve düşünmeli... Çünkü çok kişi, bu vaktin; “yol ayrımı” olduğunu anlayamıyor!... “Herşey şimdi başlıyor asıl. Sorumluluğu ele almalı ve kendi üzerimde çalışmalıyım” yolunu seçmektense; “Ben oldum artık, herkese ahkâm kesebilirim” yolunu tercih etmek nefsine hoş geliyor!.. Ama onu alkışlayanlar, üç adım ilerideki ilk bataklıktan geri dönüyorlar... O yolun yolcularıysa bu yola kendilerinden önce dalmış olanların çürümüş bedenlerine, kemik ve kafataslarına bata çıka ve yapayalnız, bir süre daha ilerliyorlar... Bu sırada çoğu ölüyor... Çook azı ise geri dönüyor ve yeniden başlama gücünü bulabiliyor kendilerinde. *** Şimdi bir sorum var: Ben bu “tecrübe kokulu” zekîce şeyleri nerden biliyorum acaba?!.. Bir sorum daha var: En acısız tecrübe başkalarının tecrübeleri ise, bunca acıyı çekmeye ve “bunca zamanı kaybetmeye” lüzum var mı?.. *** İkinci yol... Bu yolda acı yok mu? Elbette var. Bataklık yok mu? Elbette var... Ama bu yolun üçüncü adımında da, otuzuncu adımında da, üçyüzüncü adımında da... (isteyip elini uzattığında) seni saplandığın yerden çekip çıkaracak kişiler var... Onlar, sen “pişmiş aş” olduğunu iddia etmediğin sürece, hazmedebileceğin ölçüde “kendi sularından” sana katmaya çalışıyorlar! Bu yola çıkanlar; bu yolda kalabilecek kadar da akıllı olmak durumunda... Öyle değil mi? *** Fakat benim “yandığım” şu var ki, bu ülkede her yirmi-otuz senede bir aynı eserin tercümesi yeniden tercüme edilmek zorunda kalınıyor!.. Kırk yıl önce yazılmış bir eseri ben anlayamazken... Ve benim yazdıklarımı da kırk yıl sonra okuyacak olanların “anlayamayacaklarını düşünüyorken” bu kalemler nasıl kök salacak derinlere?.. Yazık! *** Fakat yapmamız gereken; yine de her cümlede “kitap” demek, kitap isimlerini söylemek... “Cevher benim, her şeyi ben bilirim” böbürlenmeleri yerine; “şunu şu kitaptan okumuştum, bunu o kitaptan bulabilirsin” diyerek bilinçli olarak kitapların promosyonunu yapmak... Çünkü, elbette, kitap; en hassas yontu araçlarından birisi!.. Çünkü, elbette hepimizin kitaba ihtiyacı var... Çünkü elbette hepimiz gelişmeye muhtacız. Not: Sorumlu olduğu “çocuklarının” ufkunu açmak için didinen, onlara vizyon vermeye çalışan Ayşe öğretmenleri, İhsan hocaları tebrik ediyor ve başarılar diliyorum. Geleceğe gidiyoruz... Gelecek hepimizin!
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT