BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > En kalabalık aile

En kalabalık aile

Belediyeler, kurdukları iftar çadırları ile sadece muhtaçlara hizmet etmiyor; işten eve dönenlerden orucunu yalnız açmak istemeyenlere, sokakta yaşayanlardan turistlere kadar binlerce insanı buluşturuyor...



Mekanın vazgeçilmezi güvercinler, insanların telaşına eşlik edercesine kanat çırpıyor... Güneş sanki Kasım’ın yarısında değil de bir yaz gününü ısıtma çabasında... Kalabalığın sesi, kuşların sesi, arabaların sesi ve vapur sesleri. Eminönü her zamanki renkli kalabalığında, telaşında.. Vakit öğleden sonra. Mısır Çarşısı civarında alış veriş için koşturanlar çeşit çeşit hurmalardan seçiyor. Damak tadından çok kesesine göre yapılıyor seçimler. Vapur iskelesinin yanında bir kuyruk gittikçe uzuyor. Her yaştan insan var bekleyenler arasında. Kadınıyla erkeğiyle daha saat üçte yüzü çoktan aşmış bekleyenlerin sayısı. İki ayrı sıra var; bir tarafta kadınlar, bir tarafta erkekler. Yooo... Vapur için değil bu kuyruk... İftar etmek için bekliyor insanlar... Eminönü Belediyesi’nin yedi yıldır kurduğu iftar çadırı önünde dakikalar geçtikçe bekleyenler de artıyor, telaş da. Derken bir kamyonet yanaşıyor, kalabalıktan “yemek geldi” sesleri yükseliyor. Koca koca kaplarla yemekler çadıra taşınırken biz de “içeriye bir göz atalım” diyoruz. Küçük taburelerle çevrili sinilerle dolu içerisi. Bir köşede genç bir adam hurma ve zeytin kazanının başında oturmuş tabaklara bölüştürüyor iftarlıkları. 15-20 kilo gidiyormuş her akşam. Her gün başka çadır Duvarda o günkü iftarı veren kuyumculuk şirketinin ismiyle teşekkür afişi var. Ayakta duramayacak yaşta, ya da özrü olanlardan bazıları daha erken alınmış içeri. Dışarda ise vakit yaklaştıkça kalabalık artıyor. Önce kadınların durduğu sıraya yaklaşıyorum. “Gel kızım” diye çağırıyor bazıları, bazıları ise fotoğraf makinesini görünce saklanıyor. “Niye kaçıyorsunuz. Ayıp değil ki; merak ettik Üsküdar’dan geldik iftar çadırına” diye konuşmaya başlıyor 72 yaşındaki Ayşe Mardin. Komşusuyla birlikte gelmiş Eminönü’ne. Uşaklı’ymış ama “50 senedir İstanbul’dayım” diyor. “En büyük çadır Üsküdar’daki, neden oraya gitmediniz” sorumun cevabı “Dün oradaydık, bugün de burayı görelim dedik, hem gemi yolculuğu da çok güzel oluyor”... Evde tek başına iftar etmeyi sevmediklerini, çok yalnız hissettiklerini anlatıyorlar. Ayşe teyzenin yurtdışında bir oğlu varmış “Belki kameralar gelir de oğluma selam yollarım dedim” diye ekliyor. Sonra da o bana soruyor “Kızım sen bilirsin. Bu Avrupa Birliği’ne girersek iyi olur mu” diye... Evde yiyecek yok Güzel havayı fırsat bilip gemi yolculuğu yapanların yanı sıra İstanbul’un uzak semtlerinden ya da şehir dışından alış veriş için gelenler, camiye gelenler de var kuyrukta. Kimi Tuzla’dan, Hisarüstü’nden, kimi Bursa’dan gelmiş, evlerine yetişemeyeceklerini anlayınca oruçlarını iftar çadırında açmaya karar vermişler. Görünmek istemeyenler, fotoğraf çektirmeyenler ise ihtiyacı olduğu için geldiğini söyleyenlerdi. Sayıları hiç de az değildi ve çoğu yerlere oturmuş bekliyordu zamanın dolmasını. Onlar, “Evde kaynatacak bir şey yoktu” dediler sadece. İşte bu konuşmalar sırasında orta yaşlı bir erkek girdi söze. “Seneye bu çadırların hepsi kalkacak”... Üzüntüyle sordu insanlar hemen “Neden” diye... “Çünkü Tayyip geldi, fakirlik bitecek, çadırlar da kalkacak” diye cevap verdi adam. Arkasından kuyruktakilerin kendince yorumları başladı. Biz onların yanından ayrılırken de aynı adam ısrarla “Fakir kalmayacak” diye konuşmaya devam ediyordu. Koreli turistler iftarda Bekleyenler arasında turistler de vardı. Koreli Oşi ve Yuma gibi. Paris ve Londra’dan sonra gelmişler İstanbul’a. Bu kalabalığın ne için olduğunu, anlamını bilip bilmediklerini soruyorum. İkisi de “Ramadan, ramadan” diyor. Sonra da “İslam ve Allah için” oluyor cevapları. Çadırın içinde ise siniler hazırlanmış, yemekler servise hazır bekliyor artık. Acaba yemekleri dağıtanlar ne zaman açıyorlardı oruçlarını. “Bir buçuk saat sonra falan. Burada herkes yemeğini yeyince” diyor usta. Ve yaptığı işten duyduğu mutluluğu anlatıyor. “Büyük çoğunluğu Ramazan’ın yirmibeş günü orucunu burada açar. Her türden insan geliyor. İşinden çıkıp evine yetişemeyenler, bir kap yemeğe ihtiyacı olanlar, sokaktaki çocuklar. Burada yaptığımız işten ayrı bir haz alıyoruz. Dua ediyor insanlar. Yüzde 80’i ihtiyacı olanlar. Günde 2000-2500 kişi yemek yiyor, birkaç kez dolup boşalıyor çadır...” -Yemek alıp evine götürmek isteyenler de oluyor mu acaba?... “İstiyorlar ama bizim yetkimizin dışında. Oturup burada yemesi lazım” diye anlatıyor. Sebzeli köfte, makarna... Derken “almaya başlayalım” diye bir ses geliyor. 10-15 dakika kalmış. Kalabalıkta bir dalgalanma görülüyor, önce kadınlar giriyor içeri, hızlı hareketlerle yemeklerini alanlar taburelere koşuyor. Bardakta yayla çorbası, sebzeli köfte, makarna ve Kemalpaşa tatlısı var mönüde. Su ve Ramazan’ın vazgeçilmezi pideleri, az önce tabaklara taksim edilen zeytin ve hurma tamamlıyor. Kısa sürede doluyor sofralar. Biz de en kalabalık iftarımızı yapmak için bir teyzeyle, bir özürlünün yanyana oturduğu sofraya yöneliyoruz. Teyze Yeşilköy’den alış verişe gelmiş, geç kalınca üç yıldır hep merak ettiği çadırda orucunu açmak istemiş. “Kan şekerim düştü, başım dönünce beni erkenden alıp oturttular. İçimde uhdeydi bir türlü gelememiştim” diye anlatıyor. O kısacık sohbette üniformalı görevlileri görünce yıllar öncesine gidiyor. “Çok severim üniformayı. Babam beni subaya vermemişti. Diyar diyar evladımdan ayrılmam diye. Yeşilköy’den Kadıköy’e vermedi” diye kim bilir kaç yıl öncesinin yürek acısını paylaşıyor... Bir tas sıcak çorba Ben de eski Ramazanlar’ı özleyenlerdenim... Çocukluğumun Ramazanları’nı... Tatlı bir telaşın eve sinmesi, mutfakta iftara yemekleri yetiştirmek için gayret eden annemin hâli. ...Ve burnumda hâlâ annemin pişirdiği çorbanın kokusu. Sanki her günkünden farklı olan çorbalar. Trabzon tereyağına karışmış; biraz salça, nâne ve acı biberin dayanılmaz çağrısı. Bu dâvet bütün eve yayılırken biz de kardeşimle balkonda topun atılışını beklerdik. Kafamızdan başka hiçbir düşünce geçmeden sadece bir sese konsantre olmak ne büyük nimetmiş... Ve iftarda misafir ağırlamak. Her günkünden daha farklı sanki gelenler, sofralar her günkünden başka anlamda. Komşulara gönderilen bir tabak yemek ve onlardan gelenler... Aradan o kadar çok zaman geçmiş gibi ki... Şimdi büyük şehirin koşturmacasında yollarda, otobüs içinde, işyerlerinde kaçırılan iftar vakti... Evde olanlar için, kimse yetişemediğinden tek başına oturulan sofralar. Sanki oruç tutmamış gibi hissediyor insan kendini. Ne bir tas çorbanın eski tadı var damağımızda, ne de kulağımızda atılan topun sesi... Bu koca şehirde yalnızlar, yoksullar birarada iftar ediyor artık. Binlerce insan hemen hemen bütün ilçelerdeki iftar çadırlarına koşuyor. Hafta içi biz de onlarla en kalabalık iftarımızı yaptık. Kimler yoktu ki aralarında; Kore’ye ve Japonya’ya kadar her milletten insan birlikte kaşık salladı. Tasta değil, bardaktaydı çorba ama, güzel kokuyordu... Teşekkür ve dua... Dışarda hâlâ bekleyenler var. Kalkanların yerine yenileri geliyor, yer bulamayanlar da çadırın kenarında doyuruyor karnını. Çoluk çocuk gelenler de var. Cumali beş çocuğuyla birlikte Zeytinburnu’ndan gelmiş. Çocuklar önlükleriyle oturuyorlardı sofrada. Baba ameliyatlı olduğunu ağır işlerde çalışamadığını, kendine uygun bir iş bulamadığını anlatıyor. Eşi de zaman zaman eve iş getirdiğini, komşuların yardımıyla geçindiklerini, okuldan yardım ettiklerini. Her gün geliyorlarmış. “Zeytinburnu’nda çadır yok mu” diye soruyorum “Bulamadık” diyorlar. Yan masada ise üç Japon karnını doyuruyor. Bir eğitim programı için gelmişler Türkiye’ye. Onlar da “Ramadan” diye başlıyorlar söze. Acaba bildikleri başka neler var. “Müslümanlar bir ay yemek yemiyorlar inançları gereği” diyor biri. Diğer ikisi sürekli gülüyor zaten. Ve “Bu çok zor” diye devam ediyor. “Hiç zor gelmiyor” diyorum ama pek inanmış görünmüyor. ...Ve yemeğin sonunda teşekkürle birlikte dua ediyor iftar çadırının misafirleri. Çadıra girdiğimizde dışarıda hâlâ güneş vardı. Boğazın sularının üzerinden yavaş yavaş çekilen akşam güneşi. İftardan sonra çıktığımızda ise deniz ışıkların yansımasıyla kaplanmıştı. İstanbul yine bildik telaşındaydı... Ve iftar saati... İyice dolan çadırın içinde sesler çoğalınca. “Olmaz bu yanlış, ezan sükûtla beklenmeli” diyor yaşlı teyze. Sofradaki görme özürlü de tinerci çocuklardan şikayetçi. “Hep yolumu kesip sigara istiyorlar. Bunlara bir çare bulunsun”... Zaten yemek almak için bekleyenler arasında ellerinde pamuklarla sayılarının çokluğu dikkat çekiyor. Yan masada da az önce dışarıda şarkı söyleyen görme engelli bir grup oturuyor. Aklıma aynı saatlarde ilk görme özürlü milletvekilinin mecliste yemin etmekte oluşu geliyor. “Acaba bu insanlar için gerçekten birşeyler değişecek mi” diyerek.. ...Ve çadırın içini ezan sesi dolduruyor. İftarı verenlerin oturduğu sofranın yanında okunuyor ezan. Yüzlerce insan bir arada orucunu açıyor.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT