BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Eko Life

Eko Life

Ekonomi muhabirliği yaptığımız dönemde, Kürşad Tüzmen ile bir kaç kez karşılaşmıştık. Şu toplantı, bu toplantı, ayak üstü bir iki soru, o kadar... Yaklaşık 1.5 yıl önce ekonomi yazarlığına başladık.



Kürşad Tüzmen Ekonomi muhabirliği yaptığımız dönemde, Kürşad Tüzmen ile bir kaç kez karşılaşmıştık. Şu toplantı, bu toplantı, ayak üstü bir iki soru, o kadar... Yaklaşık 1.5 yıl önce ekonomi yazarlığına başladık. Dolayısıyla bu sefer bazı isimleri daha yakın takibe aldık. Bu isimlerden birisi de Dış Ticaret Müsteşarı Kürşad Tüzmen’di. Müsteşarlığı sırasında, Tüzmen’in bir çok başarılı icraatına şahit olduk. Örneğin Irak ile neredeyse “sıfır” noktasında olan ticaret hacmini milyar dolarlara çıkarışına, ihracatı 30 milyar dolarlar seviyesine yükseltmesine şahit olduk ve alkışladık. Sonra, bağlı bulunduğu Devlet Bakanı Tunca Toskay ile ters düştü. Garip bir şekilde bakan-müsteşar çekişmesi yaşıyorduk. Adeta Bakan, emri altındaki bürokratını kıskanıyordu. Çünkü, iş dünyasında Tüzmen’in yıldızı hızla parlıyordu. Toskay, garip bir şekilde Tüzmen’e ambargo koymaya, onu görevden almak için çeşitli bahaneler üretmeye başladı. Öyle ki, Tüzmen artık yurt dışı etkinliklere katılamaz, ihracat bağlantılı gezilere gidemez hale gelmişti. Hatta, ABD’de uluslararası bir kuruluş Kürşad Tüzmen’i “Yılın En Başarılı Bürokratı” seçmişti. Toskay izin vermediği için Tüzmen bu ödülü bile almaya gidemedi. Netice itibariyle, sonunda, Toskay muradına erdi ve Tüzmen’i bir gecede görevden aldı. İşte bu süreçte, tanımadığımız ancak başarılarına şahit olduğumuz Tüzmen’i bu köşeden savunduk. Toskay’ın yanlış yaptığını, başarılı bürokratların hangi iktidar döneminde olursa olsun devlet-millet adına küstürülmemesi gerektiğini bir kaç defa bu sütundan dile getirdik. Kendisini basında savunan ilk kalem olduğumuz için, o günlerde bizi aradı ve teşekkür etti. Biz de, “Bu ülke için iyi şeyler yapan her insanın başımızın üzerinde yeri vardır ve onu sonuna kadar desteklemek bizim için görevdir” dedik. Yine aynı günlerde, bir telefon görüşmemizde, “Bakan Toskay’a artık bir cevap verin” çağrısı yaptık. Ancak Tüzmen, “Ekonomi çok kritik bir dönemde. Özellikle ihracat iyi gidiyor. Polemik çıkarıp, devletin menfaatlerine zarar vermek istemiyoruz. Ancak, elbet bizim de bir şeyler söyleyeceğimiz zaman gelecektir” diyerek, bir devlet adamına yakışır tavır sergilemişti. İşte, şimdi zamanı geldi. Tunca Toskay’ın koltuğunda bugün onun kovmak için olmadık yollar denediği bürokratı Kürşad Tüzmen oturuyor. Ne yalan söyleyeyim: Kabine açıklandığında en çok duymak istediğim isim Kürşad Tüzmen’di. Duyunca da, ülke adına sevindim. Netice itibariyle, ihracatçılar özlediği bakana kavuştu, Tüzmen de hizmet edebileceği bir makama... Müsteşarlık zamanında bile eli-kolu bağlıyken büyük başarılara imza atan Kürşad Tüzmen’in, başladığı uzun koşuya Devlet Bakanlığı’nda da devam edeceğine şüphem yok. Tabii, bir de sevindiğimiz nokta şu oldu... Tüzmen görevden alındığı günlerde, kendisini, “Galip sayılır bu yolda mağlup” diyerek teselli etmeye çalışmıştık. O da gülümsemekle yetinmişti. Gelinen nokta açısından, haklı olduğumuzu görmek, ayrı bir sevinç kaynağı oldu bizim için... Vergi üzerine bazı gerçekler Şimdi bazı rakamlar verelim ondan sonra konuşalım... Şu anda yürütülen vergi affı çalışmaları ile birlikte yaklaşık 10.2 katrilyon liralık bir hesap takibe alınmış durumda. Af durumunda, bu paranın 5.5 katrilyon liralık faiz ve ceza kısmı silinecek, 4.5 katrilyon liralık bölümü tahsil edilecek... O da 18 ay taksite bölünecek... Yani anlayacağınız, devletin, 140 bini özel sektörden toplam 142 bin vergi borçlusundan, gecikme zamlarıyla birlikte toplam 10.2 katrilyon lira vergi alacağı var. Bu vergi alacağının faiz hariç 3.4 katrilyonu özel sektörden, 1.1 katrilyonu KİT’lerden ve diğer kamu kuruluşlarından, 285 trilyonu belediyelelerden kaynaklanıyor. AKP ekonomi kurmaylarının yürüttüğü “vergi affı çalışmaları” ile bu borcun yarısı silinip diğer yarısı da bir şekilde tahsil edilmek isteniyor. Vergi borçluları tablosuna dikkat ettiniz mi? Sokaktaki adama ait bir kuruş vergi borcu yok. Memurun, dulun, yetimin, emeklinin, işçinin... Borçluların hepsi esnaf, işadamı, belediye ve devletin kendisi yani KİT... Vergisini ödemeyenleri, hep, sınıfta kalan öğrencilere benzetirim... Bütün yıl yan gel yat, bütünlemeye kal, orada da dersini geçme... Bu sefer öğretmene gidip, “N’olur hocam, kanaat notunuzla beni geçirin” diye yalvar... Öğretmen vicdan sahibiyse, “Diğer çalışkan öğrenciler gecesini gündüzüne katarken sen yan gelip yattın” diyerek bu öğrenciyi sınıfta bırakır, değilse sınıfını geçirir... Tıpkı bizim devlet gibi... Devlet vergisini ödemeyenlere, “Diğer ödeyenler keriz mi?” diye soracağına onları affetmeye çalışıyor. Vergi affının bir de indirim yüzü var... En basit anlatımıyla vergi toplamanın iki yolu vardır: Doğrudan vergi ve dolaylı vergi... Serbest meslek erbabı, işadamları, irili-ufaklı şirketler doğrudan vergiye girer... Bu kişiler kazandığı kadar öder... Dolaylı vergi ise, senden benden çıkar. Kazanıp kazanmamanın önemi yoktur. Ne alıyorsan ona konulan dolaylı vergiyi ödemek zorundasındır. Bunlar da KDV, ATV gibi isimlerle adlandırılırlar... Yani anlayacağınız, aldığınız her hizmetin, malın üzerine konulan en garanti ve “keş” vergidir. Riski yoktur... Bu arada, yılın ilk 10 ayında kasaya giren vergi miktarına da bir göz atalım... Yaklaşık 47 katrilyon lira... Bunun 15 katrilyon lirası işdünyasından gelme... 25 katrilyon lirası ise, vatandaşın cebinden ödenmiş... Peki, son zamanlarda sıkça söz edilen, “vergi affı”ndan kimler yararlanacaktır? Bu kategoriye kimler girecektir? Hemen söyleyelim; vergi indiriminden, vatandaşın yarısı kadar vergi veren işdünyası, şirketler, esnaf kesimi yararlanacaktır. İşdünyasına yapılacak 1-2 puanlık vergi indirimi, zaten düşük olan vergi gelirlerini daha da aşağıya çekecektir. Ne var ki, bu kesime yapılan “indirim” pekâlâ vatandaşa “bindirim” olabileceği için fazla bir sorun da oluşturmayacaktır. Çok mu sıkıştın! KDV’yi, ATV’yi 1-2 puan arttır, öbür taraftan kaybettiğini bu taraftan hallet... Kimse lafı evirip gevirmesin, durum böyle... AKP’nin ekonomi kurmayları, piyasanın gerçekleri ile tanıştıkça durumun hiç de o kadar toz pemde olmadığını görmeye başladılar. Oysa aynı AKP kurmayları, seçim vaatlerinde, “vur abalıya misali herkesi affedip yine vatandaşın sırtına yüklenme yolunu seçmeyeceklerini” söylemişlerdi... Ancak görünen tablo ve gidişat hiç de öyle görünmüyor... Zülfü Livaneli ne demek istiyor? Önce şunu soralım: Bir insan hem aktif politika içerisinde yer alıp Meclis’te görev yaparken, hem de günlük bir gazetede yazı yazan köşe yazarı olabilir mi? Olmalı mı? Bu etik açıdan ne kadar doğrudur? Bu girişten sonra, bize bu soruları sorduran CHP İstanbul Milletvekili Zülfü Livaneli’nin, seçildiği günden itibaren köşesinden yayınladığı yazılara değinmek istiyoruz. Benim huyumdur, hem siyasetçi olup hem köşe yazarlığı yapan insanları takip ederim. Livaneli de bunlardan birisidir. Örneğin; Zülfü Livaneli, 19 Kasım tarihli köşe yazısında, Kıbrıs resepsiyonunu anlatıyor. Kameraların, bürokratların bir zamanlar kapısından ayrılmadığı Başbakan Ecevit’i bırakıp başta AKP lideri Erdoğan olmak üzere diğer AKP kurmaylarına yöneldiğini söylüyor. Bu tablo için, “...Onlar, yeni patronlarının önünde eğiliyor. İş dünyası da kendisini yeni döneme göre ayarlıyor...” diyor. Livaneli, devam ediyor: “...Türkiye’nin yeni patronlarının işi kolay değil doğrusu... Bu kadar şak şak zor kaldırılır...” Livaneli, yine devam ediyor: “Memleketimizdeki, manevra kabiliyetini ve insanları çıldırtan yeteneğini görünce Osmanlı sarayında padişahlara niçin ‘Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var’ diye seslenildiğini daha iyi anlıyor insan. Türkiye’yi teslim almış olan kadronun bunu hafızasında tutmasında yarar var...” Bu satırlar, Livaneli’nin AKP ve yeni dönem için yaptığı yorumlardan sadece biri... Diğer günlerde de, yeni dönem için eleştirilerini sert biçimde sürdürüyor. AKP’yi beğenir beğenmezsiniz, oy vermiş ya da vermemiş olabilirsiniz ama sandıktan çıkan iradeyi demagojilerle küçük düşürme hakkına kimse sahip değildir. Livaneli, köşesinde sol gösterip sağ vuruyor, Meclis’te muhalefet yapmak yerine köşesinden bu görevini sürdürmeyi yeğliyor... Oysa bu milletin onu Meclis’te muhalefet yapmak için Ankara’ya gönderdiğini unutuyor. Şöyle soralım: 3 Kasım seçimlerinden diyelim ki, CHP tek başına iktidar çıktı ve Livaneli’nin AKP için çizdiği şu tablonun içerisinde CHP yer aldı. Livaneli, bu aşamada samimi olarak cevap vermek zorundadır: Bu yazıyı yine yazar mıydı? Aynı şekilde kendi genel başkanına ‘Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var’ diye hitap eder miydi? Oysa, ben, kendi açımdan Livaneli’den daha radikal yazılar beklerdim. Radikal geçmişiyle, sanatçı-özgür kimliği ve geniş düşünce yapısıyla CHP’yi mercek altına almasını isterdim. CHP’nin, tarihinde en avantajlı durumda girdiği seçimlerden niçin yenilgiyle çıktığını sorgulamasını ümit ederdim. Eğer Livaneli bunu yapamıyorsa, Adnan Keskin’in düşüncelerini köşesine taşısın... Bu bile benim ve benim gibilerin beklentilerine cevap olacaktır. Dış politikanın patronu kim? AKP’nin hem yurt içi hem yurt dışında meydana getirdiği olumlu hava tüm hızıyla sürüyor. Bunun bir süre daha devam edeceği kesin gibi... Ancak, dış ilişkilerde, özellikle Avrupa Birliği cephesinde sergilediğimiz tutumun pek hoş olduğunu söyleyemem. Bir bakıyorsunuz AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, AB liderleri ile tek tek görüşüyor. Devlette resmi bir görevi yok. Ama Türkiye’nin “Gizli başbakanı”... Ardından Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, gidiyor. Erdoğan’ın görüştüğü Avrupalı liderlerle bu sefer o da görüşüyor. Sezer’in yanında olması gereken Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ise, Erdoğan’ın yanında... Sezer, NATO zirvesine bir müsteşarla gitmek zorunda kalıyor. Bu hafta, Erdoğan yine Avrupa turuna çıkacak ve en az 5 ülkeyi kapsayacak bir AB turu düzenleyecek. Öğrendiğimize göre, hemen ardından bu sefer Başbakan Abdullah Gül, AB turuna çıkacakmış. Ben Avrupalı bir lider olsam, “Hoop... N’oluyor ya! Biz kiminle görüşüp kiminle mutabık kalacağız?” diye sorarım. Dış politikada bu kadar çok başlılık hiç de hoş bir görüntü değil. Daha kendi içerimizde bir bütünlük arzemediğimizin bir göstergesi olarak ortada duruyor ve çok da ayıp oluyor.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT