BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Şehr-i RAMAZAN

Şehr-i RAMAZAN

Kahramanlığı, cesareti, Resûlullah’a olan bağlılığı ve iyi yönetimiyle hayatını İslamın huzuru için harcayan Hazret-i Ali’nin vefatı, tüm İslam alemini derinden etkiledi. Halifeliği dönemi boyunca savaş ve sıkıntılar eksik olmasa da O, fitnelere karşı sabırla mücadele etmesini bildi. Zaten O’nun vefatından sonra Müslümanlar dünyada pek rahat yüzü görmedi.



Vefatına herkes üzüldü Hazret-i Ali, âbid, kahraman, cesur, iyilikte yarışan, takva sahibi ve son derece cömert bir insandı. Hazret-i Peygamber yolunda insanları hakka iletmek için büyük gayretler sarfetmiş ve hilâfet dönemi iç karışıklıklarla dolu olmasına rağmen İslâm’ın öğretilmesi ve öğrenilmesi hususunda büyük katkıları olmuştu. Hazret-i Ali’nin hilafeti döneminde Medine’de öğretim için merkezde bir okul kurdu ve burada Arapça, Kur’an-ı kerim, Tabii ilimler ve Arap Edebiyatı dersleri verdirdi. Devlet yönetimi ve hizmetlerini; maliye, ordu, teşrî ve kaza gibi bölümlere ayırarak yürütüyordu. Mali işleri, dağıtma ve toplama diye iki kısma ayırmazdı. Ümmetin malını ümmete dağıtırken de son derece titiz davranırdı. Kendisine bir pay ayırma noktasında gayet dikkatli olup, kimsenin hakkına tecavüz etmemekte de büyük bir örnekti. Kendisini Kûfe’de görenler, kışın soğuğunda ince bir elbisenin altında tir tir titreyerek camiye gittiğini aktarırlar. Hazret-i Ali bütün bu emirleri kendi nefsinde eksiksiz uygulayan bir halifeydi. Beş yıllık halifeliği çok önemli olaylarla, savaş ve sıkıntılarla geçmişti. Fitnelere karşı sonuna kadar doğru yoldan sabırla mücadele etti. Resûlullah Hazretleri bir gün Eshabı ile oturmuş sohbet ediyordu. Ensârdan, Ebû Ukayl, Peygamberimize, “Ya Resûlallah! Sizden sonra nâsın hayırlısı kimdir” diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah Hazretleri, “Ebû Bekr-i Sıddîk’tır” buyurdu. Ebû Ukayl aynı soruyu tekrar tekrar sorması üzerine Resûlullah Hazretleri sırasıyla “Ömer-ül Faruk, Osman bin Affân ve en son Ali bin Ebî Tâlib’dir” diye buyurdu. Ebû Ukayl bu sözler üzerine “Neden amcanızın oğlu Ali’yi sonraya bıraktınız, dördüncü ettiniz. Halbuki o sizin kardeşinizdir” dedi. Bunun üzerine Resûlullah buyurdular: “Vay sana yâ Ebâ Ukayl. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri yüz yirmi dört bin’den ziyade Nebî’yi yarattı ve insanlara gönderdi. Beni cümlesinin sonu kıldığını bilmiyor musun! Benim Peygamberlerin sonuncusu olmamın ne zararı oldu ki, halifelerin dördüncüsü olmasının Ali’ye de zararı olsun! Yâ Ebâ Ukayl! Muhakkak Allahü teâlâ ve tekaddes bana; Adem Aleyhisselam’ın yaratıldığı vakitten kıyamete dek iman getiren kimselerin sevabını bağışladı. Ebû Bekir’e de Peygamberliğim bildirildiği vakitten kıyâmete kadar gelen ve Ebû Bekir’i seven müminlerin sevaplarını bağışladı. Ali bin Ebî Tâlib’e de, Allahü tebâreke ve teâlâ Hazretleri’ne şarktan garba ibadet edenlerin sevabını bağışladı.” Nuh aleyhisselâm, Allahü teâlânın emri üzerine bir gemi yapmış, bu gemiden de üç tahta artmıştı. Nuh aleyhisselâm bunun üzerine buyurdu ki: “Yâ Rabbel’âlemîn! Bu üç tahtayı ne yapayım.” Allahü tebâreke ve teâlâ buyurdu ki, “Yâ Nuh! Benim bir dostum vardır. Ona Ali derler. Ahır zamanda gelir. Bu tahtalar ona tabut olmaktan gayri işe yaramaz. Bu tahtaları filan yere iletin. Orada bir kabir kazın. Bu tabutu o kabre defnedin. Meleklere emredeyim. O kabri dostum o kabre varıncaya kadar ziyaret etsinler.” Ve gerçekten de öyle oldu. Yıllar geçti ve bir gün Resûlullah, Hazret-i Ali’ye buyurdu ki; “Yâ Ali! Benim yanımda bir sır vardır. Bana Cebrail aleyhisselâm bildirmiştir. Sana bu sırrı açıklayayım ki, senin kabrin Nûh aleyhisselâm zamanında bir yerde kazılmıştır. Ben o yeri bilmiyorum. Ecelin yaklaştığı sırada, Hasan ve Hüseyne vasiyet eyleyip, de ki: “Ben öldüğüm vakit, yıkayın ve kefene sarın. Tabuta koyup, namazımı kılınız. Alem-i gaybtan bir deve gelip önünüzde çöker. Beni o devenin üzerine koyun. Benim ardımca gelin” Ve aradan yıllar geçti. Bir gün Hazret-i Ali, Ramazan-ı şerîfin 17’inci Cuma günü sabah namazı için evden çıkmış, mescide doğru gidiyordu. Bu sırada dudakları arasından şu beyitler dökülüverdi; Ölüme hazır ol ki, ölüm elbet gecikmez, Ölüm gelince artık feryât fayda vermez. Emîr-ül mü’minîn mescide yaklaştığı sırada İbni Mülcem tarafından kılıçla alnına vurularak şehit edildi. Emîr-ül mü’minîn vefatının ardından aynen vasiyet buyurdukları gibi defnedildi. Hazret-i Hasen ve Hüseyn mezar-ı şeriften geri dönerken, yolda bir fakire rastladılar. Hazin bir sesle figân ediyordu. Halini sorduklarında, cevap verdi ki: “Ey azizler! Ayrı düşmüş bir garibim. Mihnetim çok. Gamımı paylaşacak kimse yok.” Bu ana kadar gamını kimle paylaşırdın diye sordular. Dedi ki: “Bir seneden beri, her gün bu şehirden bir şahıs gelip, benim ile alakadar olup, bütün ihtiyaçlarımı temin edip, giderdi.” İsmi nedir diye sorduklarında, “İsmini bilmiyorum. Sordum, cevap vermedi ve benim merhametim Hak içindir, dünya şöhreti için değildir.” Dedi. Sureti nasıldı diye sorduklarında, Dedi ki, “Ben a’mâyım fakat şunu bilirim ki, iki gündür yanıma uğrayıp, ahvâlimi sormuyor.” Davranışları nasıldır diye sorduklarında o a’mâ, “Meşguliyeti tesbih ve tehlil ile idi. Hatta, tesbih ve tehliline meleklerden cevap işittim. Belki, kapı ve duvarların tazim ettiğini de hissederdim.” buyururdu. Şehzâdeler bu haberi duyunca göz yaşı döküp, dediler ki, “Ey derviş, bu dediğin nişanlar, Ali bin Ebî Tâlibin nişanlarıdır.” Dedi ki: “Ey oğulları Ona ne oldu.” Onu şehit ettiklerini ve O’nun kabrinden geldiklerini söylediklerinde o derviş çok üzülüp figâna başladı ve o serverin mezarı başına götürmelerini istedi. Şehzâdeler merhamet edip, emîr-ül mü’minîn kabr-i şerîfine götürdüler. O derviş, kabir üzerine düşüp, dedi ki: “Ey Allahım! Bu kabir sahibinin hürmeti için, ben fakiri hor ve zelil, kimsesiz bırakma. Bu dertlerime ortak olana kavuştur.” Oracıkta duası Allahü teâlânın kaza hükmüne uygun olup, o an ruhunu teslim etti. Şehzâdeler o dervişin techîz ve tekfînini yapıp, namazını kılıp, o mevkide defnettiler. >Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn (Hakikât Kitabevi, 0212 523 45 56) Bütün güzellikler O’na verilmişti Sevgili Peygamberim Resulullah’ın ilmi, irfanı, fehmi, ikanı, aklı, zekası, cömertliği, tevazuu, şefkati, sabrı, gayreti, hamiyyeti, sadakati, emaneti, şecaati, mehabeti, belagati, fesahati, fetaneti, melahati, veraı, iffeti, keremi, insafı, hayası, zühdü, takvası bütün peygamberlerden daha çoktu. Dostundan ve düşmanından gördüğü zararları, eziyetleri affederdi. Hiç birine karşılık vermezdi. Uhud gazasında kafirler, yanağını kanatıp, mübarek dişlerini şehid ettikleri zaman, bunu yapanlar için; “Ya Rabbi, bunları affet! Cahilliklerine bağışla” buyurmuştu. Kendisini kimseden üstün tutmazdı. Eshabının oturdukları yere gelince, baş tarafa geçmezdi. Gördüğü aralığa otururdu. Bir gün elinde bastonla sokağa çıktığını görenler ayağa kalktılar. “Başkalarının birbirlerine saygı duruşu yaptıkları gibi, benim için ayağa kalkmayınız! Ben de, sizin gibi bir insanım. Herkes gibi yerim. Yorulunca otururum” buyurdu. Çok zaman diz çökerek otururdu. Dizlerini dikip, etrafına kollarını sararak oturduğu da görülmüşti. Yemekte, giymekte ve her şeyde hizmetçilerini kendinden ayırmazdı. Onların işlerine yardım ederdi. Kimseyi dövdüğü, kötü söz söylediği hiç görülmedi. Her zaman hizmetinde bulunan Enes bin Malik; “Resulullah’a on sene hizmet ettim. O’nun bana yaptığı hizmet, benim O’na yaptığımdan çok idi. Bana incindiğini, sert söylediğini hiç görmedim” demişti. Sabah namazlarını kıldırdıktan sonra, cemaate karşı oturup; “Hasta olan kardeşimiz var mı? Ziyaretine gidelim” buyururdu. Hasta yoksa; “Cenazesi olan var mı? Yardıma gidelim!” buyururdu. Cenaze olursa, yıkanmasında, kefenlenmesinde yardım eder, namazını kıldırır, kabrine kadar giderdi. Cenaze yoksa; “Rüya gören varsa anlatsın! Dinleyelim, tabir edelim!” buyururdu. Kahkaha ile güldüğü hiç görülmedi. Sessizce tebessüm ederdi. Bazan gülerken mübarek ön dişleri görünürdü. Lüzumsuz ve faydasız bir şey söylemezdi. Lazım olunca, kısa, faydalı ve manası açık olarak söylerdi. İyi anlaşılması için bazan üç kere tekrar ederdi. Heybetinden kimse yüzüne bakamazdı. Biri gelip mübarek yüzüne bakınca, terlerdi; “Sıkılma! Ben melik değilim, zalim değilim, Et suyu yiyen bir kadıncağızın oğluyum” derdi. Bunun üzerine adamın korkusu gidip derdini söylemeye başlardı. “İçinizde Allahü teâlâyı en iyi anlayan ve O’ndan en çok korkan benim”, “Benim gördüğümü görseydiniz, az güler, çok ağlardınız” buyururdu. ‘Çekirge Suyu’nun hikmeti Sultan Murad Han zamanında Osmanlı pâyitahtı olan Bursa’da bir çekirge afeti oldu. Her tarafı çekirge kaplamış, mahsûlleri ve çiçekleri harap etmişti. Bu afetten kurtulmak için, zamanın ziraatçılarından çare alınamayınca alimlere ve velilere haber gönderildi. Bu haber, Çamlıdere’de yaşayan Ali Semerkandi’ye de ulaştı. Çare için dağda asasıyla çıkardığı sudan bir miktar Bursa’ya gönderdi. Bu suyu, zarar veren haşeratın bulunduğu bölgeye dökmelerini tenbih etti. Dediği gibi yaptılar, çok kısa bir zaman içinde çekirgeler kayboldu. Mahsuller, bitkiler, çiçekler çekirgelerin istilasından böylece kurtuldu. Padişah, Bursa’nın çekirgelerden kurtulmasına vesile olan Ali Semerkandi’yi Bursa’ya davet etti. Ali Semerkandi, Bursa’ya geldiğinde, Padişah ona çok izzet ve ikramlarda bulundu. Bursa’da kalmasını arzu etse de, Ali Semerkandi, nâzik bir ifâdeyle Bursa’da kalamıyacağını bildirdi. Bunun üzerine Padişah, bir istekte bulunmasını arzu etti. Ali Semerkandi de; “Çamlıdere havalisindeki tebanız çok fakirdir. Onları, askerlik ve toprak kirası mükellefiyetinden muaf tutmanızı arzu ediyorum.” buyurdu. Pâdişah derhal bir ferman yazdırarak, bundan sonra Çamlıdere havalisinde bulunan kimselerin askerlik yapmayacağını ve toprak kirasının alınmayacağını bildirdi. Bütün padişahlar, o fermana riayet ettiler. Ayrıca, “Çekirge Suyu” ismiyle meşhur olan sudan zaman zaman alınarak,çekirgelerin zarar yaptığı bölgelere götürüldü. Bu su; halen Çamlıdere’nin kuzeyinde, Gerede’nin doğusunda, Eskipazar’ın güneyinde bulunmaktadır. >E. Vehbi Tülek İftar Sofrası Hasan Paşa köftesi Hazırlanışı: Kıymanın içine ekmek içini, rendelenmiş soğanı, 2 yumurtayı, tuz ve karabiberi kayup iyice yoğurun. Yumurta büyüklüğünde parçalar alıp yuvarlak şekle getirin. Tam ortasını iyice çukurlaştırıp bir tepsiye dizin. Üzerlerine fındık büyüklüğünde margarin koyup orta hararetli bir fırında 20-25 dakika pişirin. Patatesleri haşlayıp püre makinasından geçirin. Bir tencereye alıp üzerine 1 yemek kaşığı margarin, 1 yumurta, 2 kaşık süt ve tuz koyup 5 dakika pişirin. Bu püreden, köftelerin ortasına kaşıkla doldurun. Salçayı 1 çay bardağı su ile sulandırıp köftelerin üzerine dökün. Tekrar fırına verin. Köftelerin üzeri pembemsi bir hal alınca fırından alıp servis yapın. Malzemesi ø 3 çorba kaşığı margarin ø 500 gr dana kıyma ø 2 dilim ekmek ø 1 adet soğan ø 1 çorba kaşığı salça ø 3 adet yumurta ø 3-4 adet patates ø 2 yemek kaşığı süt Hasat zamanı pişman olmayın “Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme vaktini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanı pişman olur. “ “Allah’tan af ve afiyet isteyiniz. Çünkü, mümine İslamdan sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir. Allahü teâlâ size dünyayı fethettirecek, açacaktır. Siz, ihtiyacınızdan fazlasını almayınız!” >Hazret-i Ebubekir Niçin Müslüman Oldular? Bütün güzellikleri İslam’da buldum Katolik terbiyesiyle yetişen İngiliz Davis, aradığını Hıristiyanlıkta bulamayınca büyük bir arayış içine girdi. Tesadüfen eline İslamiyet’i anlatan bir dergi geçince hayatı değişiverdi. Ailem beni Katolik terbiyesiyle yetiştirdi. Sonradan, Anglikan kilisesine bağlandım. En sonunda, Anglo-katolik oldum. Bütün bu değişimler esnâsında, hep aynı şeyle karşılaşıyordum. Hıristiyanlık, insanın normal günlük hayatından tamamen ayrılmış, yalnız Pazar günleri giyilen ve onun için sandıkta saklanan bir elbiseye benzemişti. Hıristiyan dini, insanları kiliseye türlü renkli ışıklar, resimler, günnük kokuları, zevkli müzik ve Azizler için yapılan türlü parlak merasim ve dualarla bağlamağa çalışıyor. Fakat, insanları bir türlü toplamağa muvaffak olamıyordu. Çünkü Hıristiyan dini, yalnız efsanevi hususlarla meşgul oluyor, kilise dışındaki olan bitenle hiç alakası olmuyordu. İşte bunun için, ben Hıristiyanlıktan tamamen nefret ettim ve yaldızlı reklamlarla methedilen Komünistlikle Faşistliği tecrübe etmeye karar verdim. Komünist olurken, sınıf farkı olmadığına inanmış ve buna çok sevinmiştim. Fakat zaman geçtikçe, komünistlerin, sınıfsız olmak şöyle dursun, adeta bir esir hayatı yaşadıklarını, içlerindeki küçük bir zümrenin diğerleri üzerine zulüm ve işkence yaptığını, ufak ve haklı bir itirazda bulunsa, hemen cezalandırıldığını ve bu cezalandırmanın ölüme kadar gittiğini dehşet ile gördüm. Komünizmin hakiki yüzü hakkında, bize Stalin en bariz bir misaldi. Bunun üzerine komünistliği bırakarak, faşist olmağa karar verdim. Faşistlikte gördüğüm disiplin ve intizamı çok beğendim. Fakat faşistler, ancak kendilerini beğeniyorlar. Kendilerinin dışında olan bütün insanları, başka ırkları hakir görüyorlardı. Burada da, zulüm ve haksızlık vardı. Birkaç ay içinde, faşistlikten de, tamamen nefret ettim. Çünkü, İngiltere’de Mosley, Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini tam bir terör, merhametsiz ve keyfi bir zulüm numunesi olmuşlardı. Bu sırada, ruhi sıkıntılar arasında çırpınırken, bir kitap satıcısında, “The İslamic Review, İslâm Dergisi” adında bir dergi gördüm. Bunu biraz karıştırdım ve hemen satın aldım. Benim için çok pahalı sayılan bu dergiyi niçin satın aldığımı hâlâ anlayamıyordum. Kendi kendime, “Beyhude para sarf ettim. Her halde bunun içindekiler de Hıristiyanların, komünistlerin, faşistlerin söyledikleri ve iki para etmeyen laflara benzer” diye düşünüyordum. Fakat dergiyi dikkatle okumaya başlayınca, şaşırıp kaldım. Okudum, bir kere, bir kere daha okudum. O zaman İslamiyet’in, Hıristiyanlığın ve sonu (izm) ile biten bütün ideolojilerin en iyi taraflarını kendinde toplayan mükemmel bir din olduğunu gördüm ve anladım. Fakirliğime rağmen, bu dergiye abone oldum. Birkaç ay sonra Müslüman olmaya karar vermiştim. O günden beri, yeni dinime iki elle sarılmış bulunuyorum. >Herkese Lâzım Olan İman
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT