BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > ‘Ümmetin emini’ olarak tanındı

‘Ümmetin emini’ olarak tanındı

Peygamber efendimizin “Ümmetimin eminidir” diye buyurduğu Ebû Ubeyde bin Cerrâh, züht ve takvâ sahibi, cesur, adaletle hükmeden, itaatkâr bir sahâbiydi. Mal ve mülke rağbet etmeyerek sade bir hayatı tercih eden Hazret-i Ebû Ubeyde, kâfirlerin eziyet ve işkencelerine rağmen İslâmiyeti yaymak için var gücüyle çalıştı...



Araplar arasında mertliği ve kahramanlığıyla tanınan Ebû Ubeyde bin Cerrâh, 31 yaşındayken Ebû Bekir’in vasıtasıyla, Resûlullahın huzurunda Müslüman oldu. O günden, vefatına kadar malıyla, mevkisiyle ve canıyla İslâmiyeti yaymak için çalıştı. Mekke’de kâfirlerin eziyet ve işkencelerinin artması üzerine, Peygamber efendimizin izniyle Habeşistan’a hicret etti. Hazret-i Ubeyde, Uhud savaşında büyük kahramanlık gösterdi. Peygamber efendimiz, Ebû Ubeyde ile Sa’d bin Ebî Vakkâs Hazretleri’ni ön safta çarpışanlara kumandan olarak seçti. Merkezde bulunan sevgili Peygamberimize kâfirleri yaklaştırmamak için bütün güçleri ile savaştılar. Peygamber efendimiz dahi düşmanı geriletecek şekilde yayıyla, okuyla, kılıcıyla çarpışıyordu. Düşman gerilemiş, zafere yaklaşılmıştı. Zafer sevinciyle yerlerini terkeden Eshâb-ı kirâmın bulundukları yerden, düşman süvârileri saldırıya geçti ve Peygamber efendimize kadar sokuldular. İbni Kâmia denilen müşrik, Resûlullah’ın mübârek başına kılıcını vurdu, miğferin demiri mübârek yanağına saplandı. Hazret-i Ebû Ubeyde, sevgili Peygamberimizin mübârek yanaklarına batan demir halkaları dişleriyle çekip çıkarırken iki ön dişi kırıldı. Ebû Ubeyde bin Cerrâh, kahramanlığıyla tanındığı kadar, “Eminü’l-Ümme” (ümmetin emini) lâkabıyla da meşhur olmuştu. Resûlullah onun için: ‘’Her ümmetin bir emini vardır, bu ümmetin emini Ebû Ubeyde bin Cerrâh’tır” buyurmuştu. Hazret-i Ebû Ubeyde bin Cerrâh, fazilet timsali ve Allahü teâlânın emirlerinden dışarı çıkmayan bir zattı. Resûlullah efendimizden aldığı bir emri yerine getirmek için, canını fedâdan çekinmezdi. Askerlerine ve yakınlarına karşı çok şefkatliydi. Hazret-i Ömer, Şam’a gittiği zaman, kendisini karşılayanlara, “Kardeşim Ebû Ubeyde nerede?” diye sorduğunda, “Geliyor efendim” diyerek Hazret-i Ebû Ubeyde’yi işaret etti. Sağlığında, Cennetle müjdelenen iki büyük Sahâbî selamlaştılar. Hazret-i Ebû Ubeyde, Hazret-i Ömer’e, “Buyurunuz yâ Emîr-el-Mü’minîn” diyerek, onu evine götürdü. Hazret-i Ömer, Ebû Ubeyde’nin evinin içini görünce, “Nerede senin eşyan? Burada bir keçe, bir kırba gibi şeylerden başka bir şey yok. Sen emîrsin, senin burada yiyecek bir şeyin yok mu?” buyurdu. Hazret-i Ebû Ubeyde, ona bir zembil getirerek, içinden birkaç lokma çıkardığında, Hazret-i Ömer ağlamaya başladı. Bunun üzerine Ebû Ubeyde dedi ki: Sen bizlere, “Kuşluk vakti dinlenmemize yetecek kadar şey bize kâfi” demiştin. Bu kadarı da bizim için kuşluk dinlenmesine kâfidir. Bunun üzerine iyice duygulanan Hazret-i Ömer, buyurdu ki: “Ey kardeşim Ebû Ubeyde, dünya herkesi değiştirdi, yalnız seni değiştiremedi...” 630 senesinde Peygamberimizin huzuruna Necrân’dan bir Hıristiyan heyeti geldi. Uzun konuşmalardan sonra, Resûlullah’ın peygamber olduğunu kabul ettiler. “Yâ Muhammed! Senden razıyız, Eshâbından emin bir kimseyi bizimle beraber gönder, vergilerimizi ona verelim” dediklerinde, Peygamberimiz; “Gayet emin bir kimseyi sizinle gönderirim” buyurdu. Eshâb-ı kirâm, emin olarak kimin şerefleneceğini merak ediyordu. Resûlullah; “Kalk yâ Ebâ Ubeyde! Ümmetimin emini budur” buyurarak, onlarla beraber gönderdi. Ebû Ubeyde bu müjdeye kavuşunca sevincinden ağladı. Ebu Ubeyde, züht ve takvâ sahibi, “ümmetin emini”, cesur, savaşçı, adaletle hükmeden, itaatkâr bir sahâbiydi. Diğer birçok sahâbi gibi o da, savaşlar sonunda ele geçirilen mal ve mülke rağbet etmeyerek sade bir hayat sürdü. Şam’da 639 senesinde, veba hastalığı salgın halde olup, bir çok Müslüman’ın ölümüne sebep olmuştu. Orta boylu, zayıf, güzel yüzlü, zeki, merhametli bir insan olan Hazret-i Ebû Ubeyde, 58 yaşında bu salgına yakalandı. Öleceğini anlayınca, orada hazır bulunanlara vasiyetini bildirdi ve sonra Kelime-i şehâdet getirerek Rabbine kavuştu. Hikmetler Işık saçan canlılar Bilim adamları yıllardır sürdürdükleri araştırmalar ve çalışmalarla ateş böceklerinin ürettikleri kadar verimli bir ışık üretmeye çalışmaktadırlar. Işıktan maksimum verim elde eden ve neredeyse hiç enerji kaybetmeyen ateş böcekleri, bu özellikleri nedeniyle yıllardır araştırma konusu olmuşlardır. Gerçekte bir canlının ışık üretmesi, aynı zamanda da bu ışığın ısısından etkilenmemesi son derece şaşırtıcıdır. Çünkü bilindiği gibi, günümüz teknolojisi ile gerçekleştirilen ışık üretiminde, mutlaka bir sıcaklık açığa çıkar ve bu sıcaklık da dışarıya ısı enerjisi olarak verilir. Dolayısıyla bu durumda ışık üreten canlıların kendilerinin de bu yüksek ısıdan zarar görmeleri gerekmektedir. Oysa ışık üreten canlılar kendi ürettikleri sıcaklıktan hiç etkilenmezler. Soğuk ışık denen bir tür ışık üretirler. Ateş böcekleri vücutlarının içinde gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar sonucu yeşil-sarı ışıklar üreten böceklerdir. Haberleşmek ve çiftleşme mesajı verebilmek için bu ışıkları kullanan ateş böceklerinde türe göre ışıldama uzunluğu değişir. Ayrıca bazı türlerde, dişiyi cezbetmek için önce erkek ateş böceği ışıldarken, bir diğerinde çağrıyı dişi ateş böcekleri yapabilir. Bazı türler ise ışıklarını kendilerini düşmanlarına karşı savunmak için kullanırlar. İnsanların maskarası olmamak için Kötü huydan sakın! Sabırsız olma! Bütün insanlara karşı iyi huylu ol! Kötü kadından sakın! Çünkü o, vaktinden önce seni kocaltır. Kötü kadınların şerrinden kork! Çünkü onlar iyiliğe çağırmaz. Helâl kazanarak yoksulluktan korun! Yoksul düşen kimse üç musîbetle karşılaşır: 1- Din zayıflığı; çünkü fakîrlik, insanı kötülüğe sürükler. 2- Akıl zayıflığı; çünkü ihtiyâç düşüncesi insanı şaşırtır. 3- Mürüvvet ve insanlığı kaybolur. Bunlardan daha büyüğü de insanların maskarası olur. >Hazret-i Lokman Hakîm
Reklamı Geç
KAPAT