BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > SULTANAHMET

SULTANAHMET

Gümüş ve ahşap işlemeli tablolar hakikaten güzel ama ortadireğin gücü bunlara yetmiyor. Lâkin meraklılar nöbetçi hattata adlarını yazdırmadan edemiyorlar. Ustası, harflerin kuyruğunu çekip uzattıkça heyecanlanıyor, yanındakinin böğrünü dirsekleyip “gordün mü” diyorlar. Cevap genellikle “kör müyüz” oluyor. Cami tamamen boşalınca belediye çadırları panayır kesiliyor. Ateşbazlar, hokkabazlar, cambazlar sahne alıyor, göz boyayıcılar takkeden tavşan, mendilden güvercin çıkarıyor. Gençler kâh kahramanlık türküleri terennüm ediyor, kâh şiir denizinde hüzün yüzdürüyorlar. Karagözler homurdanıyor, Hacivatlar vıyvıylıyor, utlar, tamburlar baygın baygın tıngırdıyor... Efendim hava soğukmuş, yağmurluymuş, vız geliyor. Hasılı Sultanahmet’i görenlerin çocuklarına anlatacakları şeyleri oluyor. Ancaaak... Ancak civar gazinolardan yükselip (namaz devam ederken bile) cami avlusuna taşan fasıl nağmeleri Ümmet-i Muhammedi taciz ediyor. Ramazan-ı şerifin feyzinden bereketinden hissedar olmak için selatin camilerine koşan insanlar cırtlak sesli kantoculardan ve turist eğlendiren semazenlerden bizar oluyor.



Sultanahmet Meydanı sakin (hatta fazla sakin) bir gün geçiriyor. Ne zaman ki hava kararmaya başladı, komşu vilayetlerden gelip türbe türbe dolaşan ziyaretçiler otobüslerini oralara bir yerlere park ediyorlar. Müezzin elini kulağına attı mı ortalık tarifi zor bir sessizliğe bürünüyor. Ama namaz bitince tatlı bir telaş başlıyor. Hurmalar tutuluyor, kilimler yayılıyor, tencereler ortaya konuyor. Sultanahmet köftecileri rekora gidiyor, kırk kişiye birden servis açıp zamanla yarışıyorlar. Garsonlar bir yudum su içemeden ayran, şıra, piyaz koşturuyor. Ağaç altlarını mekan tutan seyyar kebapçılar baharatlı dumanı yele veriyor, kâh kızgın yağa balık salıyor, kâh kıvılcımlı köze şiş sürüyorlar. Habire ekmek kesiyor, aralarına domates, biber, maydanoz dolduruyorlar. Çiğköfteciler iki sıkımlık köfteyi lavaşa sarıyor, arasına soğuk suda çıtır çıtır gevremiş marul göbeği koyup, bolca limon sıkıyorlar. Tüpü yamulmuş yaşlı lükslerin sarı ışığında kokoreç dilimleyen gariplerin Kopenhag kriterleri ile işi olmuyor. İnadına sakatat şettirip AB normlarını battal ediyorlar. Bir yanda dönerler dönüyor, öbür tarafta gözlemeler közleniyor. Kumpirciler tereyağ, kaşar, bezelye, sosis kaşıklayıp fırınlanmış patatesin haşlak sinesine tevdi ediyorlar. Ak tülbentli teyzeler gelene geçene sigara böreği, yaprak sarma, kurabiye tutuyor, lütfedip alırsanız çocuk gibi seviniyorlar. Oruçluya bir şey yedirmek gibisi var mı? Lokmasını dişliyenin gözü parlıyor, karnı doyanın sesi çıkmaya başlıyor. Volümler ufak ufak oynuyor, ilahiler, kasideler, marşlar, mehterler derken kahkahalar yükseliyor. Tazele koçum... “Şükür elhamdülillah” deyip elini yüzüne sürenler iki şey arıyor. Bir kürdan, iki çay. Çay... Çay... İllaki çay. Zaten ayaklarınız sizi dinlemiyor, alıp götürüyor, bulut bulut buhar taşan davlumbazın önüne park ediyor. Ocakçılar çaydanlığı hiç kaldırmadan onlarca bardağa birden dem koyuyor, sonra usta el hareketleri ile musluğun altına sokup çıkarıyor, suyunu tamamlıyorlar. Hani elleri de yanmıyor. Garsonlar “yirmi yap, otuz olsun” diye yırtınıyor, pirinç askılara habire ince belli bardak yerleştiriyorlar. Nargileciler tömbekilere meşe közü koşturuyor, sabırsız tiryakilerden papara yememeye bakıyorlar. Ne yalan söyliyelim elma yanığının tatlı kokusu hepimizin hoşuna gidiyor. Her geçen dakika kalabalık artıyor, yatsıya doğru çocuklar ve kadınlar ekseriyeti ele geçiriyor. Sahlep güğümleri tıkır tıkır kaynıyadursun, bozacılar iri maşrabalarını mermer kurnalara daldırıyor, laf aramızda biraz da tarçının hoşça kokusuna sığınıyorlar. Hem mübarek, sarı leblebiyle nasıl da gidiyor, taneler kütürdeyince ağzınızın içi ıscacık oluyor. Renk cümbüşü Pamuk helvacılarla, macuncular arabalarını renkli ampullerle süslüyor, minik müşterilerine çaktırmadan göz kırpıyorlar. Elma şekercilerle, horoz şekerciler, mısır patlatanlarla, kestane közlüyenler adı konmadık bir rekabete giriyorlar. Fesli yelekli tezgahtarlar şamballı, güllaç, koz helva, İzmir lokma yetiştirmek için kendilerini paralıyor, akideciler billur kavanozların bakır kapaklarını açıp açıp kapatıyor yüz gram limonlu, bi milyonluk karışık sarıyorlar. Kuruyemişçiler kimbilir hangi çiftdikişçi haylazın matematik defterini koparıp kıvırıyor, çay bardaklarını (o kadar küçük bardağı nerde bulurlar bilmem) çekirdek dağına daldırıp, içine boca ediyorlar. Şipşak elinize tokalanan külaha itiraz yok, yüzbine bu kadar oluyor. Ama ne iştir bilinmez, bir tutam çekirdekten bir kamyon kabuk çıkıyor, yerleri serapa örtüyor. Vakit hızla akıyor, tam minikler analarının eteğine asılıp tabanca, maytap, bebek, dümbelek için haykırmaya niyetlenecekken minarede bir tıkırtı duyuluyor, teypler kapanıyor, sazlar, defler kenara konuyor. Ortalıkta bir “ezan beyler” sözü dolanıyor, cemaat alel acele camiye koşuyor. Vaiz en vurucu cümlelerini sona saklıyor. Yumuşak ama etkiyeyici bir ses tonuyla “fukarayı sevindirin” diyor, “iftar vermeyi unutmayın, iaşe dağıtın ve zekatınızı hesaplayın...” Buyrun namaza Hoca efendi kısa ayetleri seçiyor, 33 rekat bir solukta bitiyor. Vitrivacibin son kıyamında farklı bir perdeden tekbir almasına rağmen rükuya gidenler oluyor. Bir kaç çocuk fıklıyor, tezcanlı bir ihtiyar “şşşt” deyip gül gibi namazını bozuyor. Neyse, tesbihler çekiliyor, eller açılıyor. Hastalara şifa, borçlara eda, evlere şenlik, memlekete dirlik, birlik, keselere bereket, ezilenlere hürriyet dileniyor. Aylardan sonra Bosna, Çeçenistan ve Filistin’deki dindaşlarımız aklımıza geliyor. Aşr-ı şerifi Kahire aksanıyla okuyan hafız gür bir sesle “el fatiha” diyor ve insanlar vazifelerini yapmanın mutluluğu ile dışarı çıkıyor. Teravih sonrası iç avlu hareketleniyor. Hind işi tütsüler yakılıyor, CD’ler, kasetler ekrana çıkıyor. Yurdumun insanı ne zamandır almayı düşündüğü Hafız Osman hattı Kur’an-ı Kerimi öpüp başına koyuyor, küçükler masal, yaşlılar menkıbe kitabı bakıyor. İyi aile babaları hiç değilse bir Mızraklı İlmihal, bir Abdüssamed kaseti, bir Amme cüzü alabilmek için ellerini ceblerine atıyor, minik şişelere yarım gram olsun cuma rüzgarı, kara kedi ya da gül yağı koyduruyorlar. Ak sakallı satıcı extradan bir kıyak yapıyor, enjektörde kalan esansı üstünüze püskürtüyor. Belki siz farkına varamıyorsunuz ama etrafınızdakilerin içi bayılıyor, bırakın gömleği ceketi, çorabınız bile misler gibi kokuyor.
Reklamı Geç
KAPAT