BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Eko life

Eko life

Öncelikle yazımızın başlığının ne anlama geldiğini açıklayalım: Mali Milat konusunu, anlamayan, anlayamayan ve anlamak istemeyenler için son kez yazıyorum. Geçmiş iktidar döneminde de bu yasa gündeme geldiği ve bir takım çevrelerin baskısıyla ertelendiği zaman, eleştirenlerden biri olmuştuk. Son 2-3 haftadır yine bu eleştirilere başladık... Ama bugün son kez bu konuyu ele alacağım ve bu yasayı kaldırmanın bir işe yaramadığını ileride hep birlikte gördüğümüz zaman da, ‘Ben size dememiş miydim?’ diye buradan yazacağım.



Son defa Mali Milat... Ekonomik verilerle anlattık, dinletemedik. Bari halk diliyle son kez bir şeyler söyleyelim dedik. Mali Milat ya da toplumdaki yerleşik anlamıyla (yanlış ama neyse) ‘Nereden buldun’ kanunu son yıllarda Türkiye’nin gündeminde... 57. hükümet de bunu uygulamak istedi sonra “malum çevrelerin” baskısıyla rafa kaldırıldı. Rafa kaldırılırken ne denildi?: “Bu yasa yüzünden 100 milyar dolar para yurtdışına ve yastık altına kaçtı. Kaldıralım o paralar geri gelecektir.” Gidip, ekonominin eski patronu Masum Türker’e sorun bakalım, Mali Milat rafa kaldırılınca yurtdışından kaç dolar Türkiye’ye geri dönüş yapmış? Bir de yurtdışında olduğu varsayılan bu paraya yapılan tanımlama çok komikti. Bu paranın adı “Kaçan para”ymış... Niye söylemiyorsunuz; Bu para kayıtdışıdır, nereden geldiği belli olmayan, vergilendirilmemiştir, diye... Bu paraları ülkeye sokmakla ne yapılmak istendiği anlaşılamamaktadır. Olaya sosyal açıdan bakalım bir de... Sen asgari ücretliden vergi alacaksın, doğarken yüzde 18 ölürken yüzde 18 KDV kesip doğmayı-ölmeyi bile lüks hizmetler sınıfına sokacaksın, 100 milyon lira yüzünden hastanelerde 3 günlük bebekleri rehin bırakacaksın, ondan sonra 50 milyar dolar ülkeye giriş yaparken, “Hoş geldin” deyip bir kuruş vergi almayacaksın... Adaletin bu mu dünya, diye, sordukları zaman ne cevap vereceksin? Mali Miladın çok yönü var elbette... Nereden ele alırsanız alın eleştirecek noktası çok... Bir de yolsuzluk kısmına değinelim... AKP’nin hem Acil Eylem Planı’nda hem hükümet programında yer alıyor. Recep Tayyip Erdoğan da Başbakan Abdullah Gül de çeşitli kereler seslendirdi. Dediler ki, “Yoksulluğun en büyük sebebi yolsuzluklardır.” Bu kadar net açıklamaların ardından yurtdışında olduğu ileri sürülen parayı nasıl tanımlayacaksınız? Balayı tatiline giden bir para mı yoksa yolsuzlukla yapılan mücadele sırasında paçayı kurtaran para mı? “Yoksulluk yolsuzluğun türevidir” tezini ortaya atıp sonra da yolsuzluk eseri olan paraları ülkeye davet etmek, ne demektir? Bir bakanımıza göre, yurtdışındaki para 70 milyar dolarmış... Buna bir de yastık altındaki 30-40 milyar doları ekleyin. Bakanımız, yurtdışındaki paranın en az 25 milyar dolarının ülkeye dönmesini ümid ediyormuş. “Nereden buldun” diye sormayacaklarmış ama en az 2-3 yıl içinde bu parayı kayıt altına alıp vergilendireceklermiş... Ekonomik dille anlattık dinletemedik ama en basit sokak ağzıyla söyleyelim: “Ben bugün parama bir kuruş vergi vermiyorum. Şimdi benden paramı Türkiye’ye getirip vergilendirme mi istiyorsunuz? Niye? Benim alnımda keriz mi yazıyor?” Lafı ıvırıp kıvırmanın anlamı yok... Önce yurtdışındaki paranın adını doğru koyalım... Bu para kara paradır, nereden geldiği belli olmayan paradır. “İsteyen istediğini yapabilir” diye bu parayı bu ülkeye davet ettiğiniz zaman oluşacak faturanın altından kalkamazsınız... En azından, tam teslim olduğunuz IMF’ye bunu anlatamazsınız. Daha açık dille söyleyelim: Türkiye’ye bir anda 50 milyar doların girdiğini varsayalım. Bu para sıcak paradır, korkak paradır. Geldiği gibi gider, hiç anlamazsınız. Türkiye’nin bugün bu hallere düşmesinin sebebi sıcak para değil midir? Sıcak parayla ekonomiyi yürütmek istemek, pamuk ipliği ile salıncakta sallanmaya benzer... Gidin Kemal Derviş’e sorun, sıcak parayı bu ülkeden kovana kadar neler çektiğini size anlatsın... Bizi en çok şaşırtan ise Devlet Bakanı Ali Babacan’dır... Uluslararası ekonomi okumuş Babacan’ın bile böyle bir paraya bel bağlaması anlaşılır gibi değildir. Yurtdışı diye bir laf tutturmuş gidiyorlar... Önce yurt içerisinde kara paraları bir vergi altına alalım, yurtdışındaki gelmese de olur... Daha önce bunları çok kez söyledik ama bugün son kez dile getiriyorum. Mali Milat konusunu bir daha dönmemek üzere kapatmak istiyorum. (Bir gün nasıl olsa ülke olarak hep birlikte döneceğiz...) AB adama sormaz mı? Kapısını tırmaladığımız Avrupa Birliği’nin “olmazsa olmaz” şartlarından biri de kara para ile yapılacak mücadele ve kayıtdışı ekonominin belge altına alınmasıdır. Yurtdışındaki “kara parayı” ülkeye davet etmeyi AB’ye anlatamazsınız. Sizin anlatacak “şark mazeretlerine” o adamların kafası basmaz ve (biz buradan dile getiremiyoruz ama...) sizin ne “ali cengiz oyunları” içerisinde olduğunuzu “şıp” diye anlarlar... Hem AB’ye “kara para ile mücadele edeceğim” diye söz vereceksiniz hem de “kara parayı vergisiz olarak” ülkeye davet edeceksiniz. Bu ne yaman çelişki, diye sormazlar mı? Kapısına gittiğinizde, “Siz benim daha en basit şartımı bile yerine getirmedikten sonra ne hakla AB’ye üyelik istiyorsun?” demezler mi? Kopenhag kalmadı Selanik verelimAvrupa Birliği’nin temeli ekonomiye dayalıdır. Orası siyasi bir birliktelik değildir. Bazılarının sandığı gibi bir Hıristiyan Kulübü hiç değildir. Kurulmasının temelinde ekonomi yatar, ekonomik menfaatlerin karşılıklı uyuşması yatar... Üye ülkelerin ekonomisini incelediğinizde hepsinin, belirli kalemler açısından hemen hemen birbirleriyle aynı olduklarını görürsünüz. Bu yüzden bir problem çıktığında, üye ülkeler arasında herhangi ciddi bir sürtüşme yaşanmaz... Türkiye gibi ülkeler ise, bunların arasına katılabilmek için can atarlar. Oysa, Türkiye gibi ülkeler bilmek zorundadırlar ki, onların arasına katılabilmek için ekonominizin hiç olmazsa onların yüzde 50’si kadar rayında gitmesi gerekir. Ekonomik verilerinizin ve yönetiminizin dünya standartlarına yakınlığı vazgeçilmez bir şart olmalıdır. Yani siz, “Bak, ben tek elimle amuda kalkıyorum... Aaa, ağzımla kuş bile tutuyorum” deseniz giremezsiniz. Anlata anlata dilimizde tüy bitti ama bu gerçekleri bizim “Kopenhag rantçıları”na öğretemedik. Onlar, “ucuz milliyetçilik” peşinde koşarak, “Biz Türk’üz ve Müslümanız. Onlar Hıristiyan ve Avrupalı, onun için bizi almıyorlar” gibi mazeretlerin arkasında bu milleti uyutmayı ve bu yolla toplum gözünde sağladıkları rantlarının sürmesini bugüne kadar çok iyi sürdürdüler. Ama bugün artık “takkenin düşüp kelin görünme” günüdür. 15 gündür siyasetçisinden bürokratına işadamından medyasına kadar AB üyesi ülkelerin kapısını aşındırıyoruz. “N’olur bizi alın” diye iki göz iki çeşme ağlıyoruz. Sonuç ne? “Üyelik tarihi” almak için yola çıktık, daha yoldayken “Müzakere tarihi”ne razı olduk. Uçaklar inişe geçtiğinde “Tarih için tarihi” kabul ettik. Ülkeye dönerken “randevu için randevu tarihine” fit olduk. Daha bitmedi... Bu “randevu için randevu tarihi” uğruna neler vermedik ki... En basiti; altın tepside Kıbrıs’ı sunduk. “Alın bize tarih verin” dedik. Geldiğimiz noktaya ve düştüğümüz hale bakın... Ama bizim “Kopenhag rantçıları” pes etmiş değil. Kopenhag’daki fiyaskonun mazereti şimdiden hazır... “12 Aralık Kopenhag yattıysa, 2003 Haziran’ında Selanik zirvesi var” demeye başladılar. Yani, Kopenhag kalmadı ey halkım, Selanik verelim, o da olmadı daha sonrasında Roma zirvesi var, onu ister misin? Bu Kopenhag rantçıları hâlâ anlamıyorlar... Olayın başka yönleri de var. Ekonominiz süper ve sizi de AB’ye aldılar, diyelim. Ortaya çıkan manzaraya bir bakın... Türkiye’nin sınırları da eklenince Avrupa genişliyor ve Almanya Başbakanı Schröder ile Irak lideri Saddam kapı komşusu oluyor. Böyle bir manzara düşünebiliyor musunuz? Avrupa düşünmek bile istemiyor. Neymiş demek ki; her zaman kötü komşu insanı ev sahibi yapmıyormuş...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT