BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ELVEDA Şehr-i RAMAZAN

ELVEDA Şehr-i RAMAZAN

Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri, dünyaya hiç değer vermezdi. Son derece kanaatkar, fakir ve yalnız yaşardı. Şüphelilerden ve haramlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakirlere dağıtırdı. Peygamber efendimiz bu sebeple ona, "Mesîh-ül-İslâm" lakabını vermişti.



Yalnız yaşadı, yalnız öldü Benî Gıfâr kabîlesine mensup Ebû Zer-i Gıfârî, Arabistan'da bulunan diğer kabileler gibi cahiliye devrinin her çeşit kötülüğünü işliyor ve putlara tapıyordu. Ticaret kervanlarını çevirip, yağmacılık yapmalarıyla tanınmışlardı. Ebû Zer-i Gıfârî de çevresinin tesiriyle bir müddet kervan soygunlarına katılmıştı. Kavmi arasında atılganlığı ve cesaretiyle şöhret bulmuş, gücü, kuvveti ve yiğitliği ile o çevrede pek meşhur olmuştu. Fakat o, bütün bunlardan bir tat almıyor, zavallı insanların elleriyle yonttuğu putlara ilâh diyerek tapmasına şaşıyor, putlardan nefret ediyordu. Nihayet bir gün herşeyin tek bir yaratıcısı olduğuna inanarak, yol kesme işinden vazgeçti. İnsanlardan uzak bir hayat yaşamaya ve Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için kendisine yol gösterecek bir rehber aramaya başladı. Üç sene böylece devam etti. Ebû Zer-i Gıfârî hidayete adım adım yaklaşmaktayken, Muhammed aleyhisselâma Allahü teâlâ tarafından peygamberliği bildirildi. Artık İslamın nuru âlemi aydınlatmaya başlıyordu. Mekke'den gelen biri, Ebû Zer-i Gıfârî'nin "Lâ ilâhe illallah" dediğini işitince şaşkınlıkla, "Mekke'de bir zat var, senin söylediğin gibi "Lâ ilâhe illallah" diyor ve Peygamber olduğunu bildiriyor." dedi. Bunları işiten Ebû Zer, heyecanla Onun hallerini öğrenmeye başladı. Onun sohbetinde bulunanlardan duydukları, onu çok heyecanlandırmıştı. Daha çok dayanamadı ve hemen Mekke'ye gitmeye ve Peygamber efendimizi görüp Müslüman olmaya karar verdi. Eline bir değnek ve biraz da azık alarak büyük bir şevkle Mekke yoluna düştü. Peygamberimizin mübârek yüzünü görmekle şereflenen ve İslamiyeti bizzat O'ndan öğrenen Ebû Zer-i Gıfârî, hiç tereddüt etmeden Müslüman oldu. Peygamber efendimiz, Ebû Zer-i Gıfârî'ye kendi memleketine dönmesini ve orada İslâmiyeti yaymasını emir buyurdu. Ebû Zer-i Gıfârî kendi kabilesi arasına dönüp, onlara İslâmiyeti anlatmaya başladı. Hicrete kadar bu hizmete devam etti. Kabilesinin, içinde bulunduğu sapıklığı bir bir sayıp, bunların zararlarını ve çirkinliğini gayet açık bir şekilde anlattıkça bir çoğu Müslüman oldu. Bunların arasında kabile reisi Haffâf, kendi kardeşi Üneys de vardı. Ebû Zer-i Gıfârî, Eshâb tarafından "ilim deryası" sıfatıyla vasıflandırılmıştı. İlim öğrenmek hususunda büyük gayret sahibiydi. Her şeyi Peygamberimize sorardı. İman, ihsan, emir ve yasaklar hususunda, Kadir gecesi ve daha birçok hususların sırlarını, izahını, namaza dair ince hususları ve nice şeyleri Resûlullah'a bizzat sorarak öğrenmiştir. Resûl-i Ekrem efendimiz Ebû Zer'i çok sever, ona hususi iltifat buyurur ve, "Dünyaya Ebû Zer'den daha sadık kimse gelmedi" buyurmuştur. Çok zaman gece geç vakte kadar Resûlullah'ın huzurunda kalırdı. Öyle ki, Peygamberimizin evindeki bir fert gibi mahremi ve sır dostu olmuştu. Ebû Zer-i Gıfârî dünyaya hiç değer vermezdi. Son derece kanaatkar, fakir ve yalnız yaşardı. Şüphelilerden ve haramlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakirlere dağıtırdı. Peygamber efendimiz bu sebeple ona, "Mesîh-ül-İslâm" lakabını vermişti. Nitekim Ebû Zer, Resûlullah'ın vefatından sonra bu lakaba uygun olarak dünya ile alakasını tamamen keserek inzivaya çekildi. Medine'nin bağı bahçesi onun için bir harabeden başka bir şey değildi. Hele Hazret-i Ebû Bekir de vefat edince Ebû Zer, tamamen içine kapandı. Yüreğindeki acılara tahammül edemez hale geldi. Medine'den ayrılıp Şam'a yerleşti. Ebû Zer-i Gıfârî, o dönem çok sıkıntılı günler geçirdi. Evi harap olmuş, sırtında bir kat elbise bile kalmamıştı. Ailesi elbisesinden bahsettikçe, o, "Bana elbise değil, kefen lazım" diyordu. Nihayet hastalandı. Öleceğini anlayan eşi, kefeni dahi olmadığını söyleyerek ne yapacağını ve kendisini nasıl defnedeceğini hem düşünüyor ve hem de Ebû Zer'e düşüncesini açıklıyordu. O ise yattığı hasta yatağından biraz doğrularak eşine, üzülmemesini, Mekke tarafından bir kafile gelmedikçe ölmeyeceğini söylüyordu. Nihayet ufukta bir kervan gözüktü. Konakladıktan kısa bir süre sonra Ebû Zer-i Gıfârî, vefat etti. Bu ismi duyan kafile mensupları, hep birlikte, Ebû Zer Hazretlerinin hizmetine koştular. Abdullah bin Mesud'un verdiği kefenle kefenlendi ve cenaze namazını da, Abdullah bin Mesud kıldırdı. Medîne'ye döndüler, çoluk çocuğunu ise Hazret-i Osman himayesine aldı. Niçin Müslüman Oldular? Maddenin esiri olduk Muazzam teknoloji ve maddi kazanç yüzünden tamamen değişen Japonların maneviyatla meşgul olmaya vakitleri kalmadığını söyleyen Japon Muhammed Süleyman Takeuchi, "Onların ruhlarındaki bu iflası, yalnız ve yalnız İslam dini telafi edebilir." diyor. İslamiyet, akl-ı selim sahiplerinin dinidir. İster Hintli, ister Pakistanlı, ister Arap, ister Afganlı, ister Türk, ister Japon veya Çinli olsun, dünyada bulunan bütün Müslümanlar birbirlerini kardeş bilirler. İslam dini, medeniyet tarihinde çok önemli rol oynamış, yarı barbar insanları kısa bir zaman içinde, medeniyete vasıl etmiştir. İslam dini, insanların sulh ve huzur içinde yaşamalarını ister. Onların, saadete, huzura kavuşmaları için, gerekli olan ahkâmı emretmiştir. Bu hususta diğer dinlerin, mesela Hıristiyanlık veya Budizm'in emirleri tamamen farklıdır. Bu iki din, insanları bir araya getirmek şöyle dursun, insanların dünyadan elini eteğini çekmesini ve birbirlerinden uzaklaşmalarını emreder. Bir çok Buda mabedleri, güç aşılabilen dağların tepesinde kurulmuştur. Bunun sebebi, buralara mümkün olduğu kadar az insanın gelmesini temin etmektir. Hıristiyanlara gelince, koyu Hıristiyanların kiliseleri hep tenha yerlerde kurulmuştur. İçleri mümkün olduğu kadar karanlık tutulmuştur. Ancak son zamanlarda kiliseler şehrin içine girebilmiştir. Hıristiyanlar, insanların günahkar olarak doğduğunu, onun için dünyada daima azap çekmeleri icap ettiğini ileri sürerler. Görülüyor ki, bütün bu dinlerde din ile insan hayatı birbirinden ayrılmış, dünyadaki hayatın ancak çile çekmek olduğu telkin edilmiştir. İslamiyette ise mescitler köylerin tam ortasına, insanların arasına kurulmuştur. İçleri ferah ve aydınlık olan bu mescitlerde insanlar seve seve cemaatle ibadet ederler. İbadetten sonra birbirlerine hayır dua ederler. Hatırlarını sorar, gerekirse birbirlerine yardım ederler. İslamiyette muhtaç olanlara yardım etmek, hatta yardım edemeyenin güler yüz, tatlı dille bir Müslümanı sevindirmesi çok sevap olur. Ben Müslümanlığı iki sene evvel kabul ettim. Bugün Japonya, teknolojide son derecede ilerlemiş bir memlekettir. Bütün dünya ile başarılı olarak yarışmaktadır. Japon halkı, bu muazzam teknoloji ve maddi kazanç yüzünden tamamen değişmiştir. İşte, durmadan gayret etmek, çalışmak ihtiyacında olan Japonların, maneviyat ile meşgul olmaya vakitleri kalmamış, birer makina haline gelmişlerdir. Japonlar, şimdi kendilerini Avrupalıların maddi hayatına uydurmuşlardır. Bugünkü Japonların karınları mükemmel surette doymuştur. Ceplerinde çok para vardır. Ama, ruhları gittikçe fakirleşmekte ve boş kalmaktadır. Benim kanaatimce şimdi Japonya'da İslam propagandası yapmanın tam zamanıdır. Çünkü maddi varlık bakımından kemâle varmış olan Japonlar, ruhlarındaki noksanlığı çok iyi hissetmekte ve kendilerine bir rehber aramaktadır. Ruhlarındaki bu iflası, yalnız ve yalnız İslam dini telafi edebilir. >Herkese Lâzım Olan İman (Hakikât Kitabevi, 0212 523 45 56) Hızır aleyhisselâm nasıl görülür? Sultan II. Mahmud Han zamanında yaşlı bir kadıncağız duymuş ki, Hazreti Hızır her gün yatsı namazında, Yeni Câmi'de görülürmüş. Kendisi de zâten Hızır Aleyhisselâmı görmeyi öteden beri çok istermiş. Duyduğu söz üzerine ertesi gün kocasına durumu bildirip, ondan izin alarak yatsı namazına Yeni Câmi'ye gitmiş. Namaz çıkışında, avluda bir kenara çekilmiş ve başlamış çıkanlara dikkatli dikkatli bakmaya. O pür dikkat çıkanları tâkip ederken, karşısından bir yaşlı amca çıkagelmiş. - Neye bakarsın hâtun? -Dediler ki, bu câmide her gece Hızır Aleyhisselâm görünürmüş. Onu görmeye geldim. -Peki onu görsen nasıl tanıyacaksın? -Bilmem. -O zaman buradan geçse, sen onu tanıyamazsın. -Doğru, nasıl da akıl edemedim. -Bak öyleyse, sana onu nasıl tanıyacağını öğreteyim. -Olur. -Arkamdaki câmiyi görüyor musun? -Evet. -Işıklarına bak. Söndü mü şimdi? -A evet, söndü. - Şimdi bir daha bak, ışıklar tekrar yandı mı? -Baktım. Evet şimdi de yandı. -Peki öyleyse. İşte aynı böyle, arkasında duran câminin ışıklarını olduğu yerden kıpırdamadan yakıp söndüren birisini görürsen, işte o Hızır'dır. -Doğru mu? -Doğru. -Hay Allah râzı olsun, demiş ve kadın beklemeye devâm etmiş. Fakat tabii herkes dağıldığı halde, târife uygun kimse çıkmamış. Bizimki de mahzun eve dönmüş. Kocası sormuş: -Gördün mü Hızır Aleyhisselâmı? -Yok, göremedim. -Vah vah. -Olsun, göremedim ama, nasıl görülür çok iyi öğrendim. > E. Vehbi Tülek Sevgili Peygamberim Her kim ne isterse verirdi Peygamber efendimizin on yıl hizmetinde bulunmuş olan Enes bin Malik hazretleri anlatır: "Resul aleyhisselamdan, bir şey istendiğinde, Resul aleyhisselam, isteyene istediğini verirdi. Peygamber aleyhisselamın yanına bir adam gelir sadece, dünyayı, dünya malını elde etmeyi umarak Müslüman olur o gün, akşam olmadan İslâmiyet, kendisinin nazarında, dünyadan ve dünya üzerindekilerden daha sevgili olurdu!" Kureyş müşriklerinin Eşrafından Safvan bin Ümeyye, Mekke'nin fethinden sonra, Müslüman olmadığı halde, Huneyn ve Taif savaşlarında Peygamberimizin yanından ayrılmamıştı. Peygamberimiz, Ci'rane'de toplanan ganimet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada, Safvan bin Ümeyye, Peygamberimizin yanında bulunuyor, develer, davarlar ve güdücülerle dolu vadiye doğru bakıyordu. Bakışını, uzattı durdu. Peygamberimiz ise, onun bu halini göz ucuyla süzüyordu. "Ebu Vehb! O vadi, pek mi hoşuna gitti?" diye sordu. Safvan bin Ümeyye "Evet!" dedi. Peygamberimiz "O vadi de, içindekiler de, senin olsun!" buyurdu. Bunun üzerine, Safvan, kendini tutamadı: "Peygamber kalbinden başka, hiçbir kimsenin kalbi, bu derece Cömert ve üstün olamaz! Şehâdet ederim ki: Allah'tan başka ilah yoktur. Yine şehâdet ederim ki: Muhammed, Allah'ın kulu ve Resulüdür!" dedi ve hemen orada Müslüman oldu. İbn-i Şihab'üzzühri'nin bildirdiğine göre Resul aleyhisselam o gün, Safvan bin Ümeyye'ye yüz deve vermiş, sonra, yüz daha, sonra, yüz daha eklemişti. Safvan "Vallahi, Resul aleyhisselam, bana verdiğini, verdi. Ama, kendisi, bana insanların en münfuru idi. Bana, vermekte devam etti de, nihayet nazarımda insanların en sevimlisi oldu!" demişti. Peygamberimiz, böyle, iki dağ arasını dolduran davarları verince, Safvan bin Ümeyye, kavmi olan Kureyşilerin yanına döndü. Onlara "Ey Kavmim! Müslüman olunuz! Çünkü, vallahi, Muhammed, öyle ihsanda bulunuyor ki, yokluktan, yoksulluktan hiç korkmuyor!" dedi. *Değerli insanlar İslam büyüklerinden Abdullah bin Mübarek hazretlerine: "Size göre değerli insanlar kimlerdir?" diye sordular. O şu cevabı verdi: "Bilgisi ile amel eden ihlâslı âlimlerdir." Yine kendisine: "Sizce kimler sultandır?" diye sordular. Onun cevabı şu oldu: "Dünyaya düşkün olmayan kimseler." Ayrıca: "Sefil olan kimlerdir?" diye sorduklarında: "İlmini, amelini ve dinini, dünya geçimi için vasıta yapanlardır." buyurdu. İftar Sofrası Mantarlı baklava böreği øHarcın hazırlanması: Sırayla soğan ve mantarı bir yemek kaşığı yağda teflon tavada soteleyin. Tuz ve karabiber ilavesi ile tatlandırıp böreğin içerisine koyun. øYemeğin hazırlanışı: Bütün malzemeleri karıştırıp bir hamur haline getirin. Hamurun yufka açılacak kıvama gelmesi için gerektiği kadar suyu azar azar ilave edin. Daha sonra küçük parçalara ayırarak merdane ile aralarına bol bol nişasta atarak açın. Hamur yufkadan daha ince bir durum alıncaya kadar açın. Daha sonra açtığınız hamurların yarısını tepsiye dizin. Arasına mantar harç koyun. Fakat her bir yaprak hamur arasına eritilmiş tereyağı serpin. Tereyağının miktarı da yaklaşık 400 gr olması gerekir. Daha sonra üzerine diğer kalan hamur yaprakları koyup fırına sürün. Pişirip sıcak olarak servise sunun. Malzemesi ø1 kg un ø10 gr tuz ø 1 kaşık yoğurt ø 1 çay kaşığı sıvı yağ ø 4 adet yumurta ø 400 gr tereyağı Harcı: ø 100 gr küçük doğranmış kuru soğan ø 400 gr doğranmış mantar ø Yeteri kadar tuz, karabiber ø 1 yemek kaşığı ayçiçek yağı
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 98631
    % 2.04
  • 5.7873
    % -2.43
  • 6.7061
    % -2.24
  • 7.6147
    % -1.16
  • 228.344
    % -0.72
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT