BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Istanbul hatıraları

Istanbul hatıraları

Sadri Sema’nın 1955-1956 yıllarında Vakit gazetesinde yayımlanan “İstibdatta İstanbul” ve “Meşrutiyette İstanbul” adlarındaki iki tefrikasının bir araya getirilmesinden oluşan “Eski İstanbul Hatıraları” isimli kitap, Kitabevi tarafından yayımlandı.



Sadri Sema’nın 1955-1956 yıllarında Vakit gazetesinde yayımlanan “İstibdatta İstanbul” ve “Meşrutiyette İstanbul” adlarındaki iki tefrikasının bir araya getirilmesinden oluşan “Eski İstanbul Hatıraları” isimli kitap, Kitabevi tarafından yayımlandı. Türk tarihinin en çalkantılı iki dönemine ait hatıraların yer aldığı kitapta, Sultan II. Abdülhamid ve II. Meşrutiyet dönemlerinde İmparatorluk başkentinde yaşanan çeşitli siyasi ve sosyal hadiseler, bu hadiselerin insanlar üzerindeki etkileri, uzun yıllar devlet hizmetinde bulunmuş bir gazetecinin gözlemleri ve tesbitleriyle okuyuculara sunuluyor. Sadri Sema’nın hatıralarında sadece adı geçen dönemlerde yaşanmış siyasi ve sosyal hadiseler ele alınmamakta, Batılılaşmayla birlikte toplumun her kesiminde ve hayatın her sahasında etkisini hissettiren değişim de gözler önüne serilmektedir. ‘Bayram’ yazısı Kitap okuyucuyu, örf ve adetleri, insanları, kılık ve kıyafeti, gezme ve eğlenme kültürü ile eski İstanbul hayatına doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Sadri Sema’nın “Eski İstanbul Hatıraları”nda yer alan “Bayram” isimli yazısından bazı bölümleri sunuyoruz: “Davul sesleriyle uyanırız. Çoluk çocuk taşkın bir heyecanla kapılardan fırlar, sokaklara dökülür. Mahalle bekçisi gocuğu sırtında, yemenisi başında, gümüş zincirli saati koynunda, davulu boynunda kapı kapı dolaşmaya başlar! - Dan, dan da, dan dan! Bu ses, bu sesler şarkın zemzemisidir. Çocukların teranesidir, çocuklarla beraber büyüklerin de ruhlarını heyecana verir. Bayram sabahı, mahalle bekçisi davulunu gümbürdeterek mahalleyi ayaklandırır. Yanında bir iki delikanlı da vardır. Bunlardan birinin elinde bir sırık bulunur. Bu sırığın ucuna ufkî bir değnek, bir tahta geçirilmiştir. Üzerinde renk renk basmalar, mendiller, kuşaklar... Her evin önünde bekler ve her kapıdan ona çeşit çeşit mendiller, kumaşlar, paketlerle şekerler, şekerlemeler verirler. Ayrıca çevreler içinde bahşişler uzatılır. Kumaş, mendil gibi şeyler sırıklara bağlanır. Bunlar kudretlerine göre halkın mahalle bekçisine hediyeleridir...” Eğlencenin zevki “Büyükler de daha büyüklere giderler, bayramlaşırlar. Dairelerde de bayramlaşma bir itiyat, bir gelenek hâlini almıştı. Bayram ertesi kalemler açıldı mı, bütün memurlar birbirleriyle müsafaha ederler, âmirlerine tebrikler, tazimler sunarlardı. Bunlar samimî sevgi ve saygı nişaneleriydi. Bekçi babanın davulu sustu mu, mahalle tulumbacıları zurna, gırnata, çiftenara ile evleri dolaşır, bahşiş toplarlardı. Tulumbacıları da o devrin saka ları ve çöpçüleri kovalardı. Bekçi babanın davulu, tulumbacıların zurnası sustu mu, yavrular bayram yerlerine, İstanbul’un Kadırga, Cinci gibi meydanlarına, Üsküdar’ın Bülbüldere, Harmanlık gibi yerlerine ve her semtin müsait bir meydanına koşarlar, akşamlara kadar gezerler, gülerler, eğlenirlerdi... Salıncaklara, dönme dolaplara, atlı karıncalara, çekçek arabalarına, atlara, eşeklere binerler; meydan hokkabazlarını, kuklaları seyrederler; Karadenizlilerin, Diyarbakırlıların, Aydınlıların oyunları karşısında eğlenirlerdi. Oyuncak tabancalar patlatırlar, fişekler atarlar, düdükler öttürürlerdi. Bunlar, onların bayram eğlencesidir ve çocukluğun gürültülü bir saadetidir. Sevinçli bir velvele içinde kendilerinden geçerlerdi. Eğlenceyi, zevki doya doya içerlerdi...” “Evet bayram çocukların lekesiz ve dikensiz eğlencelerine sahne idi. Fakat bir gün geldi ki o bayramlar matem kefenleriyle örtüldü. Hayatta zevkten, neşeden, ışıktan başka bir şey bilmeyen ve düşünmeyen yavrular yine o hayatın acılıklarıyla karşılaştılar. Bayramlara, bayram yerlerine duman çöktü. Saadet ahengi kırıldı. Her yerde, her evde o neşe seline tahassür ve teessür! Birinci dünya harbi, mütareke, işgal... İhtiyaç demir bir pençe. Ve saadet hazin bir işkence oluverdi. Büyükler hırpalanmış, küçükler yıpranmış; gözlerde hayat ışığı azalmış ve bütün varlık karanlıkta kalmış... Ne bayram, ne davul! Hepsi ağlayan birer mazi oluverdi ve mazinin sislerine karıştı. Evet birinci dünya harbi, mütareke ve işgal... Bayram gelirdi, fakat sokaklarda sefaletle kavrulmuş yavruları gördükçe, o yavruların vicdan yırtıcı perişanlıklarına şahit oldukça böyle ağlamalı olurduk...”:
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT