BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Eko Life

Eko Life

ATO Başkanı Sinan Aygün, kredi kartlarına uygulanan temerrüt faizlerinin yüksekliğini belirterek Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’e başvurmuş. Sayın Bakanımız da faiz oranlarına çok şaşırmış ve 1 milyonu aşkın “kartzedeyi” bundan kurtaracaklarına dair söz vermiş. Bu aşamada, şu soru ve cevapları okumak gerekiyor.



Ne olacak bu temerrütün hali? ATO Başkanı Sinan Aygün, kredi kartlarına uygulanan temerrüt faizlerinin yüksekliğini belirterek Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’e başvurmuş. Sayın Bakanımız da faiz oranlarına çok şaşırmış ve 1 milyonu aşkın “kartzedeyi” bundan kurtaracaklarına dair söz vermiş. Bu aşamada, şu soru ve cevapları okumak gerekiyor. Soru: Bankalar hangi şartlarda kredi kartlarına temerrüt faizleri uygulamaktadır? Cevap: Kartla banka parasından harcama yapıldığı ve bunun ödenmediği zamanlarda... Soru: Bankalar kart borcunu zamanında ödeyene dokunmakta mıdır? Cevap: Hayır... Soru: Banka dediğiniz şey nedir? Cevap: Banka; paranın alıp satıldığı bir kurumdur. Öyleyse, bir bankanın parasına sahip çıkmasından daha doğal ne olabilir!.. Yani, kullanırken iyi, ödemeye gelince kötü, diyemezsiniz. Soru: Peki temerrüt faizleri mantıklı mıdır? Cevap: Enflasyonun yüzde 30’lara düştüğü bir dönemde yüzde 300’lük bir faiz oranı gerçekten insafsızlıktır. Bütün bunlardan sonra, ne kartzedeleri savunmak ne de bankalara arka çıkmak gibi bir derdimiz var. Ancak, gelinen nokta da banka da kartzede de memnun edilmek zorundadır. Temerrüt faizlerinin çok yüksek olduğu bir gerçekse, bankaların paralarını korumak istemesi de bir o kadar gerçektir. Bu ikisi arasında bir orta yol bulmak ise, hükümete düşmüş görünmektedir. Görünen de odur ki, temerrüte bir sınır getirilecektir. Ancak sorulması gereken asıl soru şudur: Bugüne kadar bu konuda pes etmeyen bankalar bakalım bu sefer pes edecekler mi? Ya da halkımız hoyratça kart kullanmanın sonucunun nerelere vardığını artık hesap edebilecek midir? Bari siz yapmayın! Şu sözleri alkışlamamak mümkün mü? “Ülkemizdeki yoksulluğun sebebi yolsuzluklardır. Yolsuzlukların kökünü kazıyıp, yoksulluğu bitireceğiz.” Bu sözler, çeşitli tarihlerde dile getirilmiştir ve sahipleri de Başbakan Abdullah Gül ile AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’dır. Peki, şu sözleri alkışlamak mümkün mü? “Dokunulmazlık dosyalarını bir yıl erteledik.” Bu sözler de AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’a aittir. Biri alkış tutulacak, diğeri “şimdi olmadı” dedirtecek türden iki farklı açıklama... Bir kere şu konuda anlaşalım: Bir insan dokunulmazlık zırhının arkasına niye sığınır? Çünkü yargıdan korkmaktadır. Şu ana kadar yapılan nedir peki? Bu çerçevede değerlendirebileceğimiz son gelişmeye göre; “Jet Fadıl” lakaplı Fadıl Akgündüz cezaevine gönderilmiştir. Ne var ki, Akgündüz olayında herkesin atladığı bir nokta vardır. Dikkat edin! Akgündüz, “dokunulmazlığı kaldırıldığı” için cezaevine giren bir kişi değildir. Akgündüz, “milletvekilliği YSK tarafından düşürüldüğü” için cezaevine giren biridir. İşte, bu noktadan hareketle, benim için; AKP, ilk sınavını; dokunulmazlık dosyalarını “bir yıl ötelemekle” kaybetmiştir. Dokunulmazlık dosyalarının ertelenmesi bize ne sağlayacaktır? Bu zırha bürünenlere, bir yıl daha rahat nefes alma imkanı sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır. Yani bu yapılan, yolsuzluğa prim vermektir ve açıklamalara ters düşmektedir. Lafı uzatmaya gerek yok; Sözün özü, özün sözü budur... Yine, bu noktadan hareketle gelelim, bir yıl ertelenmesi planlanan yeni İhale Kanunu’na... İhale olayında bugüne kadar toplumun gözlemlediği olay şudur: “Devletin malı deniz, yemeyen domuz...” AKP, güçlü bir iktidar sıfatıyla işte bu çarkı tersine çevirme şansını yakalamıştır. Bunun en güzel fırsatlarından biri de İhale Kanunu’dur... Ancak, AKP içerisinde bazı kesimlerin, bu kanunu ertelemek istemesi, bu fırsatın kaçırılmasına sebep olmaktadır. AKP içerisinde değerli dostlarımız var. Zaman zaman onlarla görüşürüz. Ne var ki; dost acı söyler... Biz de söyleyelim o zaman... AKP’lilerin kendileri de çok iyi bilmektedir ki; piyasalarda dolaşan söylenti şudur: “2004’te yerel seçim var. Yeni İhale Kanunu, belediyelerin elini kolunu bağlayacaktır. AKP de bu riski göze alamamaktadır ve seçimlere güçlü girmek istemektedir. Bunun için kanunu ertelemeye çalışıyorlar.” Milletin ağzı torba değil ki, büzesin!.. Cumhuriyet tarihinin en önemli fırsatlarından birini yakalayan AKP, bu fırsatı bir kez daha gözden geçirmelidir. “Tek başına iktidar olma” gücünü bir kısım çevrelerin hırsı uğruna heba etmemelidir. Yeni İhale Kanunu, içte olduğu kadar dışta da, önemli güven unsurlarından biri olarak görülmektedir. Teslim olunan IMF ve Dünya Bankası’nın “olmazsa olmaz” şartlarından biridir. Geçmiş iktidar bunu hayata geçirmeye cesaret edemedi. AKP’nin bu noktada macera aramasına gerek yoktur. Öyle yapılmak isteniyorsa, bunu anlamak mümkün değildir. AKP’nin yapması gereken, doğru taşları yerli yerine oturtmak ve gerçeği uygulamaktır. Sakalı tıraş edersiniz ama üç gün sonra yine çıkar... Fakat kolu keserseniz, bir daha yerine gelmez. AKP’nin de yapması gereken, kolu kesmektir. Şu devlete uzanan kolları kesin gitsin... Evet, doğrular kişiye göre değişkendir ama gerçek bir tanedir... Ve, gerçekler acıdır. Hayat tesadüflerle doludur Ekonomi muhabirliği yaptığım 90’lı yıllarda, Güneydoğu’da terör bütün şiddetiyle sürüyordu. Terör olaylarının, ‘tam duruldu’ denildiği günlerde, izine gitmekte olan 33 askerimiz şehit edilmişti. Sonraki gelişmeleri hatırlayanlar bilir. PKK, ısrarla ‘Biz yapmadık’ diyor, ancak medya ısrarla bu olayın PKK’dan kaynaklandığını dile getiriyordu. Çeşitli açıklamaların havada uçuştuğu günlerde, uluslararası çevrelerin Güneydoğu’daki çıkarları paralelinde ben de bu 33 şehit erimiz üzerine bir haber yapmıştım. Görüş olarak da MİT kökenli Mahir Kaynak’tan yararlanmıştım. Arşivlerde ayniyle duran haberimizde Mahir Kaynak, ilginç iddialarda bulunmuştu. Mahir Kaynak, olayın; Alman gizli servislerinin işi olduğunu iddia ediyordu. Alman-Amerikan istihbaratlarının Güneydoğu’da bir çatışma içerisinde olduğunu belirten Kaynak, 33 erin işte bu çekişmeye şehit düştüğünü ileri sürüyordu. Kaynak iddiasını bir adım daha ileri götürüyor ve 33 erimizi şehit ettiği belirtilen PKK grubunun, Cudi dağı eteklerinde sıkıştırıldığını ama ‘açılan bir gedik’ ile bu grubun oradan kaçırıldığını ve bu gediğin de Almanlar tarafından açıldığını ima ediyordu. Söz konusu dönemler, Amerika’nın Kuzey Irak’a yerleşmek için fırsat kolladığı, petrole sahip olmaya başladığı ve Almanya’nın da bundan rahatsız olduğu yıllardı. Bu notlar, Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu’nun suikastını ve rahmetlinin yaptığı çalışmaları incelerken aklıma geldi. Hablemitoğlu, gizli servisler üzerine bir uzmandı. Yaptığı her araştırma olay oluyordu. Hablemitoğlu’nun öldürülmesiyle Alman istihbaratı bir kez daha gündeme geldi. Hablemitoğlu, Almanya’nın özellikle Alman Vakıfları aracılığıyla Türkiye üzerinde at oynattığını dile getiren onlarca makale ve kitap yazmış, televizyon programlarına katılmış insandı. Bergama’daki altının çıkarılmasının engellenmesinde Alman Vakıfları’nın oynadığı role dikkat çekmiş ve bunu dile getirmişti. Aynı şekilde Alman Vakıfları’nın, Alman istihbaratı ile birlikte Türkiye’de hangi alanlarda ülke aleyhine faaliyetler yürüttüğüne işaret ediyordu. Sonuçta Hablemitoğlu öldürüldü. Öyle veya böyle; Alman istihbaratı şimdi bu olayda suçlanan taraflardan birisidir... Türkiye’nin yeraltı kaynaklarının zenginliğini, bunları çıkarttığımız zaman müthiş bir kaynağa kavuşacağımızı sağır sultan bile biliyor. Ama nedense bunları bir türlü çıkaramıyoruz... Neyse... Sonra aklıma Kopenhag Zirvesi geldi... Hani şu, AB’ye girmek için “oramızı buramızı yırttığımız” günler... 2003’ün başı, derken bizi 2004’ün sonuna salladıkları meşhur zirve... Kimdi bizi AB’ye sokmak istemeyen, diye düşündüm... Önüme iki ülke çıktı... Biri Fransa... Diğeri... Almanya... Ne tesadüf?.. Çok tesadüf...
Reklamı Geç
KAPAT