BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir talanın hikâyesi

Bir talanın hikâyesi

Binlerce yıllık geçmişi ile Anadolu, medeniyetlerin beşiği, dolayısıyla arkeolojinin de merkezlerinden biridir hiç şüphesiz. Yapılan bilimsel çalışmalara göre Anadolu, M.Ö. 60 bin yıl öncelerine kadar insanlığın yurdu oldu. Şimdiler isimlerini bildiğimiz Hititler, Urartular, Yunanlılar, Frigler, Lidyalılar, Persler, Romalılar ve nihayetinde Osmanlıya ev sahipliği yaptı. 18. Yüzyıldan itibaren özellikle Almanya’da şekillenmeye başlayan Arkeoloji gerçeği, bu yolla zengin olmayı aklına koyan arkeologların türemesine neden oldu. Arkeolojiyle henüz tanışmamış ve değerlerinden bihaber olan Osmanlı ne yazık ki ilk dönemler Avrupa’dan gelen bu aç gözlü bilim adamlarının gerçek niyetlerini fark edemedi.



Türkiye 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana sürekli soyuldu, çıkarılan yasalar ne yazık ki yeterli olmadı, caydırıcı bir hüviyet kazanmadı. 19. yüzyıl Anadolu kültür varlıklarının yağmalandığı bir yüzyıl oldu. Aynı sözü o zamanlar Osmanlı toprakları içerisinde bulunan Suriye, Irak ve Lübnan için de söyleyebiliriz. Bu talandan sadece Osmanlı değil, Mısır, Mezopotamya, İran ve Filistin gibi bölgelerde nasibini aldı. Siyasi ve ekonomik yönden oldukça zor durumda olan Osmanlı, eski eserleri muhafaza etmeye yetecek maddi gücü olamadığı için tarihi eser soyguncularının cirit attığı merkezlerden birisi oldu. Eski eserlere ilgi artınca... Bu boşluğun kaçınılmaz sonucu olarak Ephesos, Bergama, Troia, Miletos, Xanthos gibi antik kentlerde başlayan soygunlarla Avrupa ve Amerika müzelerinin Anadolu kökenli eserlerle zenginleşmesine neden oldu ve adeta arkeolojinin laboratuvarı haline geldi. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra ekonomik yönden güçlenen Avrupa ülkeleri ile Amerika’da eski esere ilgi büyük ölçüde arttı. Bunun sonucu olarak bu ülkelerde eski eser üzerine çalışan çeşitli örgütler ortaya çıktı. Müze, müzayede, galeri kuruluşları bunların başında geliyor. Bu kurumların eski eserler için ayırdıkları paranın çok yüksek olması ve tarihi eser ticaretinin iyi para kazandırması, kaçakçılığın da giderek artmasını sağladı. Kuşkusuz bu durumda dünyada en çok zarar gören ülkelerin başında ise Türkiye geliyordu. Tabii daha gerilere gidildiğinde de bu tür olaylar Anadolu toprakları üzerinde yaşandı ne yazık ki. Haçlı seferleri sırasında İstanbul adeta yağmalandı. Keza Fatih Sultan Mehmet’in İtalyanca öğretmeni Ciriaco bile ülkesine bir çok tarihi eser götürmekten geri kalmadı. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren sanayi ve teknolojinin gelişimine bağlı olarak eski eser toplama merakı arttı, başta Osmanlı olmak üzere bir çok şehir, zenginlerin, diplomatların ve seyyahların akınına uğradı. Bu kişiler o dönemler Anadolu’yu karış karış dolaştı izinli ve izinsiz yaptıkları bir çok kazıdan buldukları eserleri kendi ülkelerine götürmeyi başardılar. Çok geçte olsa eski eserlerle ilgili hukuksal düzenlemeler 1858 yılında yapıldı. Ardından yetersiz bulunan bu kanunnameler 1869 yılında Asâr-ı Atika Nizamnamesi adı altında tekrar düzenlendi. Komik cezalar Yabancılar tarafından kaleme alınan bu nizamnameler ne yazık ki pek de caydırıcı olmadı, zira izinsiz yapılan kazılardan devlet haberdar olduğunda eserlere el koymasının yansıra 1 altından 3 altına kadar para cezası ve 3 günden 1 haftaya kadar hapis cezası gibi komik cezalardan ibaretti. Bu dönemde şimdiki adı Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü olan Müzehane-i Hümayun kuruldu, müdürlüğüne ise bu işe yaramaz mizamnameleri yapan müze müdürlerinden Dr. Dethier getirildi. Dethier 9 yıl bu görevin başında adeta saltanat sürdü. Bu görev nihayet 1881’den sonra Fransa’da resim ve arkeoloji eğitimi yapan Osman Hamdi Bey’e verildi. Göreve gelir gelmez nizamnamelerde çok ciddi değişiklikler yaptı. Eski nizamnamelerdeki esnek hükümlerin yerine, eserlerin yabancı ülkelere çıkarılmasını kesinlikle yasaklayan, cezaları arttıran ve denetim mekanizmasını işleten nizamnameler yayınladı. 1906 yılında yine Osman Hamdi tarafından yeniden gözden geçirilen Asâr-ı Atîka Nizamnamesi, tam 67 yıl boyunca yürürlükte kaldı. Anadolu yağma edildi İşte Osmanlı döneminin bunca eksikliğinden yararlanan batılılar adeta topraklarımızda at koşturdu. Arkeoloji bilimini kendilerine kalkan edip resmen Osmanlı toprakları üzerinde bulunan tarihi eserler talan ettiler. Hiç şüphesiz giden eserlerimizden biri var ki o, daha sonra dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edildi. Bodrum’daki “Mausoleum” (Anıt-Mezar) İngiliz elçisi Lord Stradford Canning tarafından 1846 yılında British Museum’a götürüldü. Yine o aynı İngilizler bununla da kalmayıp 1863-1874 yılları arasında izinli olarak kazısını yaptıkları dünyaca ünlü Efes-Artemis tapınağı kalıntılarını da bölüşümsüz olarak ülkelerine götürmeyi başardılar. Aynı bölgeye bu sefer Avusturyalılar el attı ve İngilizlerden arta kalanları da onlar ülkelerine götürdü. Alman uyruklu meşhur kaçakçı Heinrich Schlimann, Batılı büyükelçilerin himayelerinde Osmanlı Devleti’nde 1870’de kazı izni almış ve günümüzde Hisarlık olarak adlandırılan yerde yaptığı üç yıllık çalışma neticesinde Tunç çağı madeni eserleri önce Atina’ya, daha sonra da Berlin’e ulaştırmıştı. Almanlar bu alanda İngilizlerden aşağı kalmayıp, Roma dönemine ait Güney Agora’nın anıtsal kuzey kapısını İzmir limanından Berlin’e kaçırmıştı. Almanların antik eserlere olan tutkusu Türk-İslam eserlerine de sirayet etti. Konya’da bulunan 13. Yüzyıl Selçuklu yapılarından olan Beyhekim mescidinin çini-mozaik mihrabı, 1905-1907 yılları arasında sökülerek Berlin’deki Pergamon Müzesi’ne götürüldü. Cumhuriyet döneminde de... Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de Batı’nın yasa dışı yollarla tarihi eser edinmesi devam etti. 1948 yılında İsviçre’ye kaçırılan Antalya-Elmalı sikkeleri ve ardından 1963 yılında Antalya Kumluca’dan ABD’de kaçırılan Bizans dönemi eserleriyle bu talan devam etti. 1970’lere gelindiğinde 363 parçadan oluşan meşhur Karun hazineleri New York Metropolitan Museum of Art’da sergilenmeye başladı. Neyse ki Türk yetkililerinin girişimleriyle bu önemli eserler 1993 yılında ülkemize getirildi. Bu bilinen önemli tarihi eser soygunlarının yanısıra, bir bölümü tesbit edilemeyen daha yurtdışında binlerce tarihi eserimizin olduğu da inkar edilemez bir gerçek. Hangi eser nerede ? Truva Hazinesi Rusya, Moskova, St. Petersburg II. Dünya Savaşı’ndan sonra Berlin’den kaybolduğu sanılan Truva Hazinesi’nin büyük bir bölümünün Moskova’da Puşkin ve St. Petersburg’da Hermitage Müzelerinde olduğu üç, dört sene önce ortaya çıktı. Almanya ile Rusya arasında da sorun çıkaran Truva Hazinesi’nin iadesi için Türkiye resmi girişimleri başlatmış durumda. Beyhekim Camii Mihrabı - Almanya Konya’nın Selçuklu ilçesinde 13. yüzyıldan kalma Beyhekim Camii’nin çini mihrabı 1907 yılında kaçırılmış. Mihrap halen Berlin’de Bergama Müzesi’nde ‘’İslam Eserleri’’ bölümünde sergileniyor. İadesi için 1991 yılında başvuruda bulunulmuş. Diyarbakır Sfenks Figürü Danimarka-Kopenhag Diyarbakır Müzesi’nden 1979 yılında çalınan bronz figürün Danimarka’daki David Samling Müzesi’nde sergilendiği ortaya çıkarıldı. Dışişleri Bakanlığı’nın girişimiyle, Kopenhag Büyükelçiliğimiz ve müze yetkilileri arasında iade görüşmeleri sürüyor. Kumluca Sfenks Figürü ABD-Washington 1963’de Finike yakınlarında Kumluca’da ortaya çıkartılan Bizans Kilisesi’ne ait gümüş eserlerden bir bölümünün ABD’nin başkenti Washington’daki Dumbarton Oaks Müzesi’nde olduğu belirlendi. Bunların iadesi için, 1968 ile 1996 yılları arasında sürdürülen girişimler sonuçsuz kaldı. 2000 yılında söz konusu müzeyle yeni görüşmeler başlatıldı. Bergama Zeus Sunağı Almanya Alman mühendis Carl Humann bir yol yapımı sırasında bulmuştu Bergama’daki muhteşem tapınağı. Yine onun yönetiminde 1868-1878 yılları arasında yapılan kazılarda ortaya çıkartılan Zeus Tapınağı, Osmanlı hükümetinin izniyle yurtdışına çıkarıldı. Berlin’de koskoca tapınak yeniden kuruldu, kendisine ait bir binanın içine konuldu. Berlin ikiye bölündüğü yıllarda Zeus tapınağı Doğu Berlin’de kalmıştı. Şu anda da Berlin’in en değerli eserlerinden biri. 1991’den beri iadesi için çalışmalar sürdürülüyor.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT