BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Körüklüden digitale

Körüklüden digitale

9 ayrı döneme ait 900 çeşit fotoğraf makinesi biriktiren Hilmi Nakipoğlu, bunları annesinin adına yaptırdığı zihinsel engelliler okulunun üst katında oluşturduğu bir müzede sergiliyor.



Şimdi adliye muhabirisiniz. Sanık sandalyesinde bir katilin oturduğunu düşünün. Salonda tam kadro maktûlun yakınları... Feryatlar, figanlar, susun ikazları, tokmaklar, diş gıcırdatmalar, ters bakışlar... Ve karar açıklanıyor. Zanlı ayağa kalkıyor, hakim "yaz kızım" diyor. Siz o anı yakalama telaşındasınız, Nikon F2'nizi çevirip deklanşöre dokunuveriyorsunuz. Sekiz pilli motor çılgınlar gibi dönüyor, makina, makinalı gibi takırdarken, kollu Metz (kendileri flaş oluyor) şimşek gibi çakıyor. Zaten her an bir saldırı bekleyen sanık kendini yerlere atıyor. Hakim telaşsız telaşsız başını eğiyor, gözlüğünün üzerinden yüzünüze bakıyor. "Yine mi sen" demiyor ama öyle demeye getiriyor. Bu F2 denilen makine savaş muhabirleri için yapılmış, gülle gibi bir alamet, öyle ki miğferli adamın başına ekleştirseniz mevta ediyor. Kutuplarda da çöllerde de çalışıyor ve çelik kasası darbelere aldırmıyor. Hatta Ömer Söztutan "bir seferinde makinayı otobüsün üst rafına bırakmıştım" diyor, "araba nasıl bir fren yaptıysa makina yere düştü ve taa vites kolunun yanına kadar yuvarlandı. Yolculardan 'ah, vah' diyenler oldu ama ben zerre kadar telaşlanmadım. Gittim makineyi yerden aldım. Deklanşöre dokundum "şrak şrak şrak" baktım saat gibi çalışıyor. Evet Hilmi Nakipoğlu da antika makine sevdalısı ama o, deklanşörü pamuk gibi hafif, sesi kadife kadar latif olan Leica'lara hasta. "Biliyor musun Viyana'da opera dinleyenlere ancak bununla çekim izni veriyorlar" diyor, "çünkü Leica hem ışığa hassas objektifi ile flaşsız çekim yapıyor, hem de çıt çıkarmıyor." Hilmi Bey 52 adet Leica biriktiren bir leicakolik ama söz makinelerinden açıldı mı "bunların hepsi evladım, insan evladını ayırır mı" diyor. Diyor ama üç tane hatıra anlatıyor ikisi Leica'lı çıkıyor. -Kaç yılıydı hatırlamıyorum, ilk defa bir Leica'ya talip olmuşum. Adam 25 bin lira istedi, 22.500 verdim, "ı ıh" dedi anlaşamadık. O can sıkıntısı ile bir fotoğrafçı arkadaşa uğradım, baktım adamın biri (film takması biraz ustalık ister) Leica'sından şikayet ediyor. "Satsak da kurtulsak ama bu eski makinaları kim alır" diye dert yanıyor. "Bana sat" dedim 5 bin lira istedi, ufak bir pazarlıktan sonra 3,500'e aldım. Derken bir makine meraklısı Etiler'deki evime talip oldu. Kaça tutarsın, nasıl ödersin dememe fırsat bırakmadan önüme 11 tane Leica koydu. Tereddütsüz el sıkıştım ve Leicalarım 12 oldu. - Desene makineler sizi buluyor. - Yine bir gün Topkapı bitpazarında dolanıyorum, baktım el yapımı bir streo makinenin kutusu. Ama sadece kutusu, lensleri filan yok. Belki inanmayacaksınız ama hemen o hafta Kadıköy'deki bir antikacıda aynı makinenin lensleri elime takılmasın mı? Hilmi bey makineler arasında dolanırken duygulanıyor. Kimisini eline alıyor kiminin hatırını soruyor. Eh kolay değil tabii, bu makineler kimbilir kimleri gördü, ne mutluluklar, ne hüzünler kareledi. İhtimal ki resmi çekenlerin de, pozu verenlerin de kemikleri eridi. İsterseniz bu şirin müzede bir tarih turu yapalım. Bakın şu işe ki, fotoğraf makinesini ilk yapan Fransızlar ama şu anda piyasada yoklar. Sadece Fransızlar mı? İngilizlerin, İtalyanların da esamesi okunmuyor. Eğer Kodak'ı saymazsanız ABD bile "ha var, ha yok"ları oynuyor. Ama 1940’lara kadar Almanların 1960'tan sonra da Japonların ezici hakimiyeti hissediliyor. Ruslar bu piyasadan elini eteğini hiç çekmiyor ama iz de bırakamıyorlar. Müzede makineler kronolojik olarak dizilmiş. Tabii ilk sırayı stüdyo tipi ahşap makinalar alıyor. Bunlar ceviz kasaları pirinç aksamları, meşin körükleri ve ahşap sehpaları ile dedeleri oynuyor. O devirde makinenin üzerinde imalatçının değil, parayı verenin adı yazıyor. Mesela 1890'lı yıllarda İstanbul'a gönderilen bir makinenin üzerinde "Beker Kardeşler" arması görünüyor. Hilmi bey bu kolleksiyonu özellikle Türkiye'den topluyor bu yüzden makineler İstanbul kokuyor. Kutu makineler bildiğiniz ahşap sandık. Basit ama akıllıca bir mekanizmayla görüntü film üzerine düşürülüyor. Elbette diyafram ve enstantene ayarı olmuyor. Bakın size şöyle izah edeyim küçük bir pencere açıyorsunuz, küçük bir ışık geliyor. Büyük bir pencere açıyorsunuz, büyük ışık geliyor işte diyafram bu oluyor. Neyse mevzuyu dağıtmayalım, ahşap makineler zamanla zarifleşiyor ve derilerle kaplanıyor. Sonra metal kutular beliriyor. Kutu makinelerde Kodak ciddi bir şekilde öne çıkıyor. Amerikalının kapitalist karekteri burada da gözüküyor. Aksam ve işleyiş olarak hiç bir farkları olmadığı halde kutuları allayıp pulluyor, yeni bir makina (onlarca Browne modeli) gibi piyasaya sürüyorlar. Bu seri içinde belki tek yenilik döküm gövde ve magnezyumlu flaşlar (tek patlamayla biten ampuller) oluyor. Derken roll (makaralı) film çekebilen körüklü makineler çıkıyor. Bunlar hem ışık, hem süre ayarı yapabiliyor, hem de gövdesine monte edilen mercekli vizörden ne çektiğinizi gösteriyor. Körüklüler içinde öne çıkan hatta diğerlerini ezen bir marka var Alman "Zeiss-İkon". Diğer Almanlar Voitglander, Agfa, Norris, Presica, Balde, Contese, İCA ve Ernemann da kaliteli ama Zeiss'in gölgesinde kalıyor. O yıllarda Ruslar "Mockba" adlı bir makineyle "biz de varız" demeye çalışıyor ama tez siliniyorlar. Derken çift objektifli makineler çıkıyor. Bunlardan alttaki resim çekiyor, üstteki görüntüyü vizöre düşürüyor, yanisi şu ki kadrajlar daha bir oturuyor. O sıralar Japonlar aşka şevke geliyor, Rippoflex, Ricohflex, Rolleiflex ve Yashica ile vitrinleri kuşatıveriyorlar. Derken özel makinalar, mesela dürbün gibi dizayn edilen streolar piyasa yapıyor. Bunların kartları hususi bir aletle seyrediliyor (hacdan gelen kutuları hatırlayın) resme fevkalade derinlik ve üçüncü bir boyut kazandırıyor. İhtiyaçlar arttıkça makineler de gelişiyor, panaromik, bir basışta iki ya da dört film çekebilen çok gözlüler ve su altı makineleri meraklıları cezbediyor. Stüdya makinelerini sultanı elbette Hasserbald, yine Mamiya, Zenza, Pentocam ve Kawa buradayım diyor. Rus "TTL 88 Kiev" de stüdyo makinesi ama adeta "koministim" diye bağırıyor. Bir zamanların ünlü Rusları Knep, Fed, Ded, Narciss, Zarya, Teob, Çayka, Lomo, Anma, Zenith ve Lupitel'in kaabiliyetleri tartışılır ama hiçbiri göz okşamıyor. Savaş yıllarında ABD, İngiltere ve Rusya gibi ülkeler çakı, çakmak, meşrubat kutusu, dolmakalem ve mızıka şekline sokulmuş minik casus makineleri üretiyor. Derken aynalı refleks makineleri görünüyor ve lider daima Leica oluyor. Yine Zeiss objektif kullanan Contax ile fevkalade kaliteli bir makine olan Exakta, Leica'dan aşağı kalmıyor ama havayı yakalayamıyor. Savaş sonrası Alman Practica Doğu Bloku'nda kalıyor, efsane makine Leica ise Rusların eline geçiyor. Geçiyor ama Ruslar fabrikayı taşımalarına, hatta teknisyenleri götürmelerine rağmen başarılı olamıyorlar. Zorki'ler, Leica tadı vermiyor. 960'lı yıllarda Japonlar tekrar patlıyor. Olympus pilsiz ayar yapan fotoselli otomatiği ile bu gün bile şaşırtan bir teknolojiye imza atıyor. Bırakın Nikon'la, Canon'u; Yashica, Fujica, Lordomat, Samaco, Adixe, Miranda, Konica, Ricoh, Topcon, Pentax, Minolta, Hanımex ve Forts vitrinleri kuşatıyor, objektifte Nikkor, Sigma, Tamron, Soligor, Cosina, Vivitar birbiriyle yarışıyor. İşte bizim kuşak gözünü onların arasında açıyor. Hilmi Bey'in koleksiyonunun yurtiçinde bir benzeri yok. Yurtdışında da bu kadar organize bir serginin olduğunu sanılmıyor. Çeyiz sandığından makine müzesine ğ Hilmi Nakipoğlu başarılı bir işadamı ama o öncelikle fotoğraf makinelerine olan merakıyla tanınıyor. Hilmi beyin makine aşkı çocuk yaşlarda başlıyor. İlk mektep yıllarında gazoz içmiyor, simit yemiyor, sinemaya gitmiyor, harçlığından artırdığı üç beş kuruşla plastik kasalı bir Ferrania ediniyor. Yetmiyor annesinin çeyiz sandığını karanlık oda haline getiriyor. Banyolar, kartlar ve filmlerle birlikte ufacık sandığın içine giriyor, önüne kırmızı jelatin taktığı feneriyle kontak baskı yapıyor. Eşin dostun filmlerini yıkaya yıkaya işin inceliklerini kapıyor. Derken okulunun fotoğrafçılık kolu başkanı oluyor, arkadaşlarını da peşine takıyor.  Hilmi Bey, elinin para tuttuğu yıllarda Hayyam pasajından, Beyazıt Çınaraltı'ndan ve Topkapı bit pazarından kopamıyor. Kimi tıkır tıkır işleyen, kimi tamir isteyen yüzlerce makine topluyor. Söküyor, siliyor, bazen iki makineden bir makine çıkarıyor. Aradan 30 yıl geçiyor ve evindeki çalışan makine sayısı 900'ü buluyor. Sadece makine mi? Antika agrandizörler, filtreler, pozometreler, eski fotoğraflar, flaşlar, sehpalar, çantalar da topluyor. Evi ardiyeye dönüyor.. ğ Hilmi bey paylaşmayı seven bir insan. Fotoğrafçılığa meraklı gençlerin ve fotoğrafçılık okuyan öğrencilerin sadece adını duydukları ama bir türlü göremedikleri makineleri elinde tutmaktan rahatsız oluyor. Annesinin adına yaptırıp bağışladığı Nefus Nakipoğlu Zihinsel Özürlüler Okulunun üst katında bir müze açarak iki hayra birden imza atıyor. Makina meraklılarını bir vesile ile okula sokuyor. Zihinsel özürlüleri yalnızlıktan kurtarıyor. Hilmi Bey "benim özürlü çocuğum yok ama onları daima umursadım ve önemsedim" diyor, "onlarla hemdert oldum. Kim ne derse desin bu çocuklar sevildiklerini biliyorlar." 30 yıllık emek Hilmi Nakipoğlu, elinin para tuttuğu yıllarda Hayyam pasajından, Beyazıt Çınaraltı'ndan ve Topkapı bit pazarından kopamıyor. Kimi tıkır tıkır işleyen, kimi tamir isteyen yüzlerce makine topluyor. Söküyor, siliyor, bazen iki makineden bir makine çıkarıyor. Aradan 30 yıl geçiyor ve evindeki çalışan makine sayısı 900'ü buluyor.
Reklamı Geç
KAPAT