BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Eko Life

Eko Life

Savaş istemiyoruz... Ne Türk askeri, ne Irak askeri, ne de Amerikan askeri ölsün... Yuvalar sönmesin, diyoruz. Savaş kötü bir şey... Kan, gözyaşı, açlık, sefalet, yoksulluk, acı, keder... Yani nereden bakarsanız bakın savaş tam anlamıyla dram içinde dram...



Savaş istemiyoruz... Ne Türk askeri, ne Irak askeri, ne de Amerikan askeri ölsün... Yuvalar sönmesin, diyoruz. Savaş kötü bir şey... Kan, gözyaşı, açlık, sefalet, yoksulluk, acı, keder... Yani nereden bakarsanız bakın savaş tam anlamıyla dram içinde dram... Durum böyleyken, Bush ısrarla savaş istiyor. Onun çevresindeki bir kaç önemli isim de savaş istiyor. Daha önce bu kişilerin ve Bush’un hangi silah ve petrol şirketleri ile direkt ilişkiler içerisinde olduğunu yazdım. Dolayısıyla, onların savaş istemeleri normal... Çünkü onların servetlerinin temelinde hep kan ve gözyaşı yatıyor. Garip ama Türkiye’deki bazı çevreler de savaş istiyor. Hem de ısrarla... “Saddam devrilmeli” diyorlar. “Türkiye de savaşa katılmalı. Yoksa dünyada yalnız kalırız” diyorlar. Saddam’ın füzelerinin İstanbul’u vuracak menzile sahip olduğunu bile bile “Amerikan askerleri topraklarımıza yerleşsin, Mehmetçik-Coni el ele Kuzey’den Irak’a girsin” diye hükümete baskı yapıyorlar. Adeta, Türkiye’yi ABD’nin bir eyaleti gibi görüyorlar. Kan istiyorlar, çünkü onların çocukları askere gitmeyecek. Gözyaşı istiyorlar, çünkü onların ve Amerika’nın çocukları gülerken, Türk ve Iraklı çocuklar sefaletin eşiğinde yaşayacak. Türk ekonomisi çökecek, insanlar daha da fakirleşecek, fabrikalar kapanacak, işsizler ordusuna yeni askerler katılacak, kısacası Türkiye 1. Körfez Savaşı’ndaki gibi en az 15 yıl geriye gidecek. Sanki bunlar onların çok umurunda! Onlar sadece kârdan zarar edecek. Kim bilir; Saddam, can havliyle, İstanbul’u, Ankara’yı vururken onlar Paris’te, Las Vegas’ta şampanyalarını yudumlayacaklar. Bazıları diyor ki; “Saddam, halkına zulüm ediyor...” Bana ne! O onun iç meselesi... Iraklılar, bir Sovyet halkı, bir Romen halkı kadar olup liderlerini deviremiyorsa, devirmiyorsa, demek ki, bu hayata dünden razılar... Ben bir Türk çocuğunun, kılının bile Amerika için incinmesini istemiyorum. İsteyen varsa parmak kaldırsın... Emre’nin Nihat’ın kıymetini bilelim İspanya’nın Real Sociedad takımında döktüren Nihat Kahveci, İtalya’nın İnter takımında harikalar sergileyen Emre Belözoğlu, İngiltere’de Blackburn takımında futbol hayatının baharını yaşayan Tugay Kerimoğlu... Ve bir diğer gururumuz, Almanya’nın Bayern Leverkusen takımında oynayan gurbetçi futbolcumuz Yıldıray Baştürk... Bu isimlere milli atletimiz Süreyya Ayhan’ı da ekleyin... Yine Süreyya’nın, 800 metrede 10 yıldır kırılamayan rekorunu kıran genç kızımız Merve Cansu Sığ’ı da dahil edin... Bu saydıklarımın hepsi, bir Türk olarak beni uluslararası spor arenasında mutlu eden isimler. Hepsi kıyasıya mücadele sergiledikleri ülkelerde saygı duyulan, örnek alınan insanlar... Ben de hepsine saygı duyuyorum ve seviyorum. Ne var ki, bu isimlerin giydikleri şapkalarında, taktıkları saatlerinde, ayakkabılarında, gömleklerinde, t-shirtlerinde neden yabancı bir firmanın reklamını görüyorum da, bir Türk markasını göremiyorum; işte, ona şaşırıyorum. Örneğin, Diyarbakır kazası ile pilotlarının ruh hali göz önüne alınarak suçlanan bir THY... Gidip neden Nihat’la, Tugay’la bir reklam anlaşması yapmaz? “Günlük hayatta kullandığın montun üzerinde THY logosu yer alsın, al sana şu kadar para” diye teklif götürmez, anlaşılır gibi değil... “Yeni Maradona” Emre Belözoğlu, hem gelecek vaadediyor hem yakışıklı hem de İtalyanlar kendisini çok seviyor. Ona da, bir Türk gözlük firması, “Benim gözlüklerimi kullan” teklifi götürebilir... Bak o zaman o gözlük hem İtalya’da hem de Türkiye’de nasıl satışlar yapıyor... Yine bir turizm firması, Tugay’ı ve bir kaç Blackburnlü futbolcuyu Antalya’da bir hafta bedava olarak ağırlasa ne çıkar! Onların uluslararası basında yer alan görüntülerinin neler getirebileceğini bir düşünün... Söz konusu örnekleri sayısız çoğaltabilirsiniz. Günümüzün artık “pazarlama devri” olduğunu göz önüne alırsanız, bir ürünün pazarlanmasında reklamın ne kadar önemli olduğunu anlayabilirsiniz. Türk firmaları, dışarılara heyetler göndererek, yabancı basında sayfa sayfa reklamlar vererek elde edemeyeceği bir tanıtımı bu tür yollarla çok daha rahat ve ucuza pekalâ gerçekleştirebilir. Üstelik bu saydığım isimlerin de, böyle bir teklifi reddeceklerini zannetmiyorum. Çünkü onları yetiştiren bu ülke, bu ülkenin insanları, toprağı, suyu, aşı ve duası... Sırtlarını sıvazlayıp “Aferin” demekle bu işi geçiştirmek yerine, onlardan bunun karşılığını almaya çalışmalıyız. Böylece hem firmalarımız hem de ülkemiz para kazanacaktır... Yanlış mı? SSK... Olur böyle vak’alar! SSK’daki ilaç ve tıbbi malzeme yolsuzluğu ortaya çıkarıldı ya, gazeteler büyük puntolarla haber yapıp duruyorlar. Bu da, gazetelerin halktan ne kadar uzak yaşadıklarının bir göstergesi... Oysa, bir kaç gazeteci, ilaç kuyruklarında sıraya girse, bu iddiaların en az on mislini öğrenebilirler. Mesela, gazeteci bir dostumun, başından geçen bir olayı ben de size aynen aktarayım: “Lüks bir otelde, bir kalp ilacının tanıtımına gittik. Bizi tek tek bir odaya aldılar. Sinevizyon gösterisi bitti. Tam çıkarken, bir bayan görevli, yanıma yaklaşıp önce teşekkür etti ardından beyaz bir zarf uzattı. ‘Nedir bu?’ dedim. ‘Geldiğiniz için şirketimizin teşekkürü’ dedi. Açtım, içerisinde bir deste para... Açıkçası, benden bu parayı almam ve şirketle ilgili haberlere gazetemde itina göstermem isteniyordu. Olmaz, deyip geri verdim. Ama bazıları aldı...” Kıbrıs’ta kendi kalemize gol Kısmetse, siz bu satırları okurken, biz Kıbrıs’ta olacağız... Bir etkinlik dolayısıyla gideceğiz ama bu arada Kıbrıs’taki tansiyonun son durumunu da ölçme imkanı yakalayacağız. Ne var ki, gitmeden önceki tansiyona bakarsanız; “Kıbrıs’ı satalım” diyenler, gemi iyice azıya almış görünüyorlar... Türkiye’deki fikir babalarının peşinden giden ve Rumlarla birleşmek isteyen KKTC’li sayısı artıyormuş. Bu esnada KKTC’de bulunan Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın, böylesine kritik günlerde Denktaş’ı müzakere masasında yalnız bırakanları “hain” olarak nitelemesi anlamlıydı. Tam biz, “Ankara, nihayet KKTC’nin önemini anladı” diye düşünürken Dışişleri Bakanlığı yine lafı ağzımıza tıkadı. Bakanlık, “KKTC’de yapılan mitinglerden ders alması gerekenlerden biri de Denktaş’tır” diyerek Denktaş’ı yine yalnızlığa itti. Müzakereler yeniden başlamışken, Denktaş, “İyi niyetle masaya oturuyoruz” diye açıklama yaparken, Dışişleri’nin kendi kalemize gol atmasını anlamak mümkün değil... Allah’tan, Rumlarla müzakere masasında pazarlık yapan isim Denktaş... Ya bir de...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT