BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Eko Life

Eko Life

Her hükümet, iş başına gelir gelmez bir dahaki seçimi garantilemek için engelli vatandaşlarımıza “mavi boncuk” dağıtır ve onlara kamuda kadro ayrıldığını açıklayan bir tebliğ yayınlar.



Engellinin adını koyalım Her hükümet, iş başına gelir gelmez bir dahaki seçimi garantilemek için engelli vatandaşlarımıza “mavi boncuk” dağıtır ve onlara kamuda kadro ayrıldığını açıklayan bir tebliğ yayınlar. 57. koalisyon hükümeti bunu yaptı ancak söz verilen engelli personel sayısı bir türlü tutturulamadı. Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in verdiği bilgiye göre, özerk kurum ve KİT’ler hariç kamuda 1 milyon 568 bin 112 memur çalışıyor. Şahin, bunun en az yüzde 3’ünün engelli vatandaşlara ayrılacağını söylüyor. Bu hesaba göre, halen çalışmakta olan 6 bin 103 engelli personel sayısının aslında 47 bin olması gerekiyor. Zaten Şahin de bunu doğruluyor ve 41 bin engellinin devlette işe alınacağını söylüyor. Buraya kadar her şey güzel... Ancak, iş engellinin tanımına geldiğinde sarpa sarıyor. Halen kamuda çalışmakta olan 6 bin 103 engelli personelin yüzde 90’ınını ortopedik özürlüler oluşturuyor. Yani bir eli çolak olan, bacağı aksayan bir vatandaşımız kanunen engelli kabul ediliyor ve işe alınırken ‘engelli’ muamelesi görüyor. Diğer yanda âmâ, sağır-dilsiz ve bedensel-zihinsel özürlü vatandaşlarımız da engelli kabul ediliyor. Ne var ki; bizzat devlet, tam işe alma aşamasında, engelli tanımlamasına giren bu kesimler arasında ayırım yapıyor. Yani şöyle: Bir eli çolak olan kişi ile âmâ olan kişi, işe alınmak için yapılan imtihanda aynı statüye konuluyor. Devlet imtihan yaparken, normal bir insan gibi her işlevini yerine getirebilen az bedensel engelli ile âmâ veya sağır-dilsiz vatandaşı aynı kefeye koyarak, büyük bir haksızlık yapıyor. Bu durumda, ortopedik engelliler daha avantajlı bir konuma kavuşuyor. Muhabirliğim sırasında bir âmâlar okulunu haber yapmıştım. Gencecik çocuklardı ve hepsi de tabiri yerindeyse “zehir” gibiydi... Bizden tek eksikleri gözleri görmüyordu. Ama devlet bu insanları işe alırken zorluk çıkarıyordu. Şikayetleri de buydu. “Devlet, imtihanlarda normal gören az engelli bir vatandaş gibi bizden de aynı şeyi yapmamızı istiyor” diye şikayet ediyorlardı. Bakan Şahin tebliğinde her ne kadar “Hiç bir engelli arasında ayırım yapılmayacaktır” dese de bunun böyle olmadığını geçmiş iktidarlar döneminde örnekleriyle gördük. Dileğimiz o ki; sayın bakan, bu tebliğinin arkasında olsun ve 41 bin engelli işe alınırken, yüzde 90’ı yine ortopedik engellilerle doldurulup, sağır-dilsiz, âmâ ve zihinsel engelli vatandaşlarımız dışlanmasın. Engelli vatandaşlarımız adına, bu tebliğin “özürlü” doğmaması için konunun takipçisi olacağız. Gişe memurları ‘dert küpü’ çıktı Otoyol gişelerine, özellikle İstanbul’un Anadolu Yakası’ndaki Çamlıca gişelerine yönelik yazdığımız ve “Gişe memurları, ödeme yapıldıktan sonra ‘bozuk yok’ diye para üstü vermiyorlar” yönündeki okuyucu şikayetlerimize bu sefer karşı cevap geldi. Türk İmar-Sen İstanbul 1 Nolu Şube Yönetim Kurulu Üyesi ve Eğitim Sekreteri Fuat Elvan, hem gişelerden geçen yolcuların hem de bu satırların yazarının yaptığı şikayeti eleştirerek, yazıda belirttiğimiz “bir gişeden iki bin araç geçiyor” iddiamızın doğru olmadığını söyledi. Elvan’ın verdiği bilgilere göre, Kartal’dan giriş yapıp Çamlıca gişelerinden çıkış yapan birinci sınıf araç sayısı toplam 2 bin 914... 3 vardiya halinde çalışan toplam 36 gişe memuruna ise, ortalama 80 araç düşüyor... Elvan’ın bir sözü de ilginç: “Üstelik bu 80 araçtan en az 20-30’u 350 bin lira verdiğini zannederek 300 bin veya 250 bin lira veriyor. Yani arkadaşlarımızın bırakın para üstü vermemeyi parayı bile eksik aldığı, resmi hesaplarımızdaki açıklarda mevcuttur. Bu açık hesap da arkadaşların maaşından kesilmektedir.” Fuat Elvan, zaman zaman anlayışsız yolcular yüzünden kavgaya varan tartışmaların da yaşandığını dile getiriyor. Kendi açımdan Fuat Elvan’ın açıklamalarını değerlendirmem gerekirse; doğrusunu isterseniz, olayın bu açıları bilgimizin dışında olduğu için, gişe memurluğunu çok kolay bir iş zannederdim. Meğer “kazın ayağı öyle” değilmiş. Gişe memuru arkadaşlara zorlu görevlerinde sabır ve başarı diliyorum. İçeriği olsun paralı olsun Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu, gençliğinin de verdiği enerjiyle eğitim sahasında önemli projeler başlatıyor. YÖK’e vurmak istediği neşter bile başlı başına bir olaydır. Eğitim sisteminin sırtında bir “kambur” haline gelen YÖK’ün revizyona uğraması gerektiğine yürekten inanıyorum ve bu konuda Mumcu’yu haklı buluyorum. Mumcu’nun dile getirdiği bir diğer önemli proje de, ilköğretime yönelik kitapların önümüzdeki yıldan itibaren öğrencilere ücretsiz olarak dağıtılması... İlk bakışta çok göz okşayan ve cazip gelen bu projeye, itirazımız var. İtirazımız kitapların ücretsiz dağıtımına yönelik değil kitapların içeriği ile ilgili... Sayın Bakan, bizce kitapları ücretsiz vermek yerine içeriğini daha zengin hale getirme üzerine projeler üretmeli... Kitaplar, hele tarih kitapları içerdiği bilgi açısından şu anda tam bir felaket... Mesela, 20-30 yıl geriye gitmek belki bizim için tarih sayılmayabilir ama çocuklar için 20-30 öncesi ciddi bir tarihtir. Halen, çocuklar, yakın tarihe ilişkin bilgileri anne-babalarından sorarak öğrenebiliyorlar. Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün... Sayın bakandan bir veli olarak ricam, ilköğretim eğitimindeki bütün kitaplar yeniden ele alınsın... Yeter ki, kitaplar bir şeyler öğretebilir hale gelsin; biz para vermeye razıyız. Savaşın gerçek sebebi ABD’nin Irak’ı vuracağı kesin... Öyle veya böyle mutlaka yeni bir sebep bulacak ve 5 Şubat’ta BM’ye bunları “delil” diye sunup Kurban Bayramı sonrası harekete geçecek. Peki savaş niye çıkacak? Sebeplere bir göz atalım... Başkan Bush önceleri “Saddam kötü adam” dedi. Kimse buna inanmadı bu sefer de “nükleer ve kimyasal silahları var” iddiasını ortaya attı. BM denetçileri gidip inceleme yaptılar, bu iddiayla ilgili de delil bulunamadı... Nihayet geçenlerde ABD Dışişleri Bakanı Powell, iki ana sebepten birini ağzından kaçırıverdi: Petrol... Savaşın ikinci ana sebebini ise bu güne kadar kimse dile getirmedi. Onu da ben söyleyeyim: İsrail ve İsrail halkının güvenliği... Humeyni İran’da Şah rejimini yıkıp başa geçtiğinde, İsrail için Ortadoğu’da gerçek anlamda tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Bu tehlikeyi sezen ABD, Saddam canavarını piyasaya sürüp İran’ın üzerine saldırtmış ve uzun yıllar süren savaş sonrasında İran’ı hem güçsüz düşürmüş hem de İsrail ile uğraşamaz hale getirmişti. Ne var ki, ABD’nin silahı son yıllarda ters tepti. İran’a karşı kullandığı Saddam tutukluk yaptı. Saddam, İsrail için gerçek anlamda tehlikeli olmaya başladı. ABD, Ortadoğu’da Saddam’ın üzerine salacak güçte bir ülke bulamayınca bu sefer devreye kendisi girmek zorunda kaldı... Oğul Bush ne sebep uydurursa uydursun savaşın asıl sebebi işte budur: Petrol ve İsrail’in güvenliği... Nasıl olsa diğer Arap ülkeleri ve Türkiye açısından sorun yok... Saddam da yok edilince, İsrail için Ortadoğu tam anlamıyla güllük gülistanlık olacak...
Reklamı Geç
KAPAT