BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Özlenen İstanbul

Özlenen İstanbul

Bir İstanbul aşığı olan Prof. Dr. Orhan Okay, dünyada hiçbir büyük ve tarihi şehrin başına gelmeyen bir felaketle değişen İstanbul'u, yarım asır önceki bakışıyla ve özlemiyle kaleme aldığı "Bir Başka İstanbul" isimli kitabında anlatıyor.



İstanbul'un dünyada hiçbir büyük ve tarihi şehrin başına gelmeyen bir felaketle değiştiğinden ve o güzel semtlerin, mahallelerin, sokakların hatta o güzel insanların kalmadığını satırları arasında sıkıştıran Prof. Dr. Orhan Okay'ın son kitabı "Bir Başka İstanbul" Kubbealtı Neşriyat tarafından yayımlandı. Prof. Dr. Okay kitabında, İstanbul'u ve doğup büyüdüğü semtleri anlatırken kendi aile kütüğüne, şahsi macerasına da yer veriyor. Dolayısıyla kitap, bir ailenin sosyal hayatıyla iç içe İstanbul'un ruhunda meydana gelen değişimi de yansıtıyor. Hoca'nın hatıraları arasından şehrin o zamanlardaki sosyal hayatından bayram yerlerine, eski ramazan hatıralarından sokak isimlerine kadar geniş bir yelpazede eski İstanbul anlatılıyor. Orhan Okay ile son kitabı ışığında eski ve hızla değişen istanbul'u konuştuk. Eskiden yaşadığınız semti "bir başka İstanbul" olarak adlandırıyosunuz. Onu diğer semtlerden farklı kılan ne idi? OKAY - Çocukluğumda da İstanbul'un şöhretli, parlak semtleri vardı. Hatıraların çoğunda da buralar dile getiriliyordu. Boğaz'daki yalıların, Adalar'daki, Göztepe'de, Erenköy'deki köşklerin, Nişantaşı'ndaki konakların, Şişli'de bir dönemde özentiyle yapılmış apartmanların, Beyoğlu'nda kibar pastahanelerin, bohem meyhanelerinin hikâyelerini hep o hatıralarda okumuşuzdur. Ama benim için asıl İstanbul suriçi dediğimiz tarihî Bizans ve Osmanlı yarımadasıdır. Buraların da kenar mahalleleridir. Şüphesiz bazı hatıralarda buraları da anlatılmış, hikâye ve romanlara konu olmuştur. Ben, ağırlığı bu gibi mahallelere, sokaklara hatta evlere vererek biraz da o devrin esnafı, zenaatkârı ve diğer sakinleriyle bu semtlerin tarihinin bir parçasına ışık tutmak istedim. Buraları diğer semtlerden farklı kılan taraf, o yıllarda henüz tabiatla içiçe ve tahmin edilemiyecek kadar mütevazi yaşanmasıdır. Bunun adı bugün gelişmemişliktir, fakirliktir. O insanlar gerçekten maddî bakımdan gelişmemiştiler. O zamanlar orta halli zannettiğim insanlar bile bugünkü fakirlik sınırlarının altında idiler. Fakirliklerinin, gelişmemişliklerinin bile farkında değillerdi. Ama gönül zengini insanlardı. Hiç şüphesiz İstanbul çok değişti, ancak size en çok rahatsızlık veren, geçmişe baktığınızda en çok özlemini çektiğiniz şey nedir? OKAY - Geçmişle bugünkü İstanbul arasında beni en çok rahatsız eden, İstanbul'un hesapsız, plansız, programsız büyümesi. Sokakları anlatırken yazdığım gibi dikey büyümesi. Eğer zamanında şimdi uydu-kent denilen ve asıl şehrin dışında oluşturulan mekânlar düşünülebilseydi, tarihî şehir tabii dokusuyla güzelliğini koruyabilirdi. Eskinin herşeyi güzel miydi, diye. Nostalji aklımızın değil, duygularımızın hastalığıdır. Özellikle çocukluk yılları daima tatlı, sorumsuz bir hayatın izlerini taşır. Elektriğin, suyun olmadığı o evlerin çoğu yıpranıyordu, tamir göremiyordu, sokakların alt yapısı diye birşey yoktu. Mahalleler genel görünüşüyle savaştan, zelzeleden, yangından çıktıktan on-on beş yıl sonra bir gayretle ancak yaşanabilecek hale getirilmiş gibi, arada viranelikleri de kalmış bir manzara gösteriyordu. Onun için dünyanın her bakımdan en güzel olduğuna inandığım bu şehrini, şimdiki sloganlarla söyleyeyim, tabii ve tarihî dokusunu koruyarak, estetiğin ve tekniğin elele vermesiyle ıslah etmek gerekiyordu, bu yapılmadı. Bu değişimden nasibini alan sadece mekânlar olmadı, belki de en çok insanlardı değişen. Tabii büyük bir yozlaşma da yaşandı bu dönem. Bu pencereden baktığınızda İstanbullu olmanın ayrı bir sorumluluğu yok mu? Bu bağlamda İstanbul beyefendisi sizce kim veya kimler? OKAY - Evet, asıl kaybolan insandır. Anadolu insanının yaşadığı sefalet, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul'a aktı. Taşı, toprağı altın olarak bilinen İstanbul, şüphesiz birçok Anadolu insanına kendi köy ve kasabasındakine kıyasla daha rahat ve hatta neredeyse konforlu bir hayat vadediyordu. Özellikle de 1950'den sonraki sanayileşme hareketinde İstanbul ve çevresi merkez olarak alındığından, bunun tabii sonucu olarak da Anadolu'dan gelen ucuz işçi politikası giderek gecekondulaşmayı da beraberinde getirdi. Bu noktada İstanbullu'nun sorumluluğu var mıydı? Bir defa eski konaklarda, köşklerde, yalılarda yaşayan aileler, diyelim ki Osmanlı burjuvazisi yok olmuştu. Aile küçülmüştü. Genç nesilllerin zihni artık apartmanda yaşamanın getireceği rahatlığa programlanmıştı. Bu yüzden bir süre o konaklarda yaşlı karı kocalar yaşadı. Onların ölümünden sonra da çocukları ya konağı yıktırıp apartman yaptılar veya bekâr odaları halinde kiraya verip iyice harap olmasına terkettiler. İstanbullu'nun sorumluluğu bu konuda direnmek olmalı mıydı ? İşte demin bahsettiğim ihtiyarlar bu direnmeyi ancak kendi hayatlarında gerçekleştirebildiler. Sonraki nesil ise bu direnmeyi gösterecek ne bilince ne de maddî kazançtan vazgeçebilecek bir etiğe sahipti. Peki, o insanlar, o İstanbul beyefendisi, hanımefendisi nerede diye soruyorsanız, onların görünmiyecek kadar azınlıkta kaldığını söyleyeyim. Yani benim çocukluğumda o nüfus, o devirde de bir kısmı taşralı olmak şartıyla, sekiz yüz bin civarındaydı. Bugün o nesillerin devamı iki milyon bile değildir. Demek ki nüfusun yedide biri. Onları da bu itiş-kakış hayatın içinde nerede farkedeceksiniz ? Belki de İstanbul'u en çok değiştiren son yıllarda yaşanan göçlerdi. Birçoklarının tabiriyle İstanbul Türkiye'nin bir aynası veya bir mozayiği konumunda. Artık İstanbullu olmak yerine Türkiyeli olmak mı var? OKAY - Bu olan hadise, İstanbullu olmak yerine Türkiyeli olmak değildir. İstanbul'a Türkiye'nin aynası olarak bakarsak karamsar bir görüntüyle karşılaşırız. Eğer buna Türkiyeli olmak denirse Türkiye böyle miydi, Türk insanı bu muydu sorusunu da sormak gerekecek. Bu, toplumumuzun önemli bir kesimine ârız olan ve yarım yüzyıldır devam eden bir çözülme ve bozulma hadisesidir. Her milletin hayatında zaman zaman görülebilecek bu gibi durumlar bizde galiba epey uzun sürdü. Eğer bir milletsek, şu topraklarda bin yıldır yaşamış ve bir medeniyet kurmuşsak bu çıkmazı aşmamız lazımdır.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT