BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Üslûp üzerine düşünceler!..

Üslûp üzerine düşünceler!..

Yazınızda bir insana “kara cahil” diyebilirsiniz; bu bir üslûp meselesidir!. Ama, mesela “benim tercihim” ve “üslûbum” o insana “kara cahil” demek yerine, tabii “gerekli” ise, o kişinin “söz konusu olan konuda bilgi derecesini ortaya koyacak” hususları yazmak ve okuyucunun “Bu adam da amma kara cahilmiş” diye düşünmesine yardımcı olmaktır!. Bir başkasının tercihi ve üslûbu ise, “insanların kara cahil ya da ûlema olmaları ile ilgilenmemek”, sadece “kendi düşünce ve görüşlerini yazmak” olabilir!.



Yazınızda bir insana “kara cahil” diyebilirsiniz; bu bir üslûp meselesidir!. Ama, mesela “benim tercihim” ve “üslûbum” o insana “kara cahil” demek yerine, tabii “gerekli” ise, o kişinin “söz konusu olan konuda bilgi derecesini ortaya koyacak” hususları yazmak ve okuyucunun “Bu adam da amma kara cahilmiş” diye düşünmesine yardımcı olmaktır!. Bir başkasının tercihi ve üslûbu ise, “insanların kara cahil ya da ûlema olmaları ile ilgilenmemek”, sadece “kendi düşünce ve görüşlerini yazmak” olabilir!. “Kara cahil” sözünü düşünerek seçtim; “ağır bir sözdür”; amma bugün “meslektaşlarımın seçtikleri aynı anlama gelebilecek sözlerin yanında” yine de “seviyeli” ve “terbiyeli” kalmaktadır!. Ekonomi, siyaset, kültür, sanat yazanları bir yana bırakıyorum; “onların üslûbu” bu sütunların işi değil; ben “spor sayfalarındaki ve ekranlarındaki sözlerden” söz etmek istiyorum!. Ama okuyucularım biliyorlar ki, “böyle bir acı tablo” ekonomi, siyaset, kültür, sanat sayfalarında ve ekranlarında da vardır!. Bir insana “kara cahil” demekle ne kazanılır? Hele bu insan, “büyük halk kitlelerinin tanıdığını, bir çok kişinin sevdiği, saydığı, alkışladığı, beğendiği” kişi ise!.. Bu kişi, bir yönetici olabilir, bir teknik adam olabilir, bir futbolcu olabilir, bir hakem olabilir, nihayet bir spor yazarı ya da yorumcusu olabilir!. Bir insana “kara cahil” demekle, ancak ve ancak “bu sözü söyleyen ya da yazan kişi” kendi kendini tatmin etmiş olur; işte o kadar!.. Bir de “eğitim seviyesi düşük” ve “sokak aşağılamalarından” hoşlananlara selam gönderilmiş olur; o kadar!.. Üstelik “bunu yapmak” çok da kolaydır; bir cümle yazarsın, içine de “bu sözü koyarsın”, olur biter!. “Aynı insanın, konu edilen işi az bildiğini ya da hiç bilmediğini okuyucuya ya da dinleyiciye anlatmak” ise çok daha zordur!. Ama, “gazeteci, yazar, çizer ve yorumcu” odur ki; “seviyesiz” kolay yolu değil, “seviyeli” zor yolu seçer!. Eskiden “spor sayfalarında” ya da “radyo mikrofonlarında” (TV ekranları henüz yoktu) genellikle “zor yol” tercih edilir, “kolay yol” ancak giderek seviye kaybeden “öfkeli polemiklerin yarıştığı” sütunlarda olurdu!. Sonra... Tıpkı “delüklü demirin icat olunup, mertliğin bozulduğu günlerin gelmesi” gibi, spor sayfaları, radyo mikrofonları ve daha sonra da TV ekranları “insanları aşağılamak, küçük düşürmek amacı güden” ve hatta “hakarete kadar varan” polemiklerle dolmaya başladı; son yıllarda da iş iyice çığırından çıktı!. Hele hele “spor sayfalarını ve ekranlarını”, bir de “gazetecilikle hiç ilgisi olmayan”, gazetecilik ilke ve geleneklerini hiç bilmeyen, sevginin yerine kavgayı, saygının yerine reyting heveslerini, nezaket yerine kabalığı koyanların yarışı kaplayınca, “kara cahil” kelimesi, söylenen ve yazılanların yanında “çok hafif kaldı!.” 50 yıla yaklaşan meslek hayatımda, yazımın başında “tasnif ettiğim” üç üslûp şeklini de kullandığım devreler, yazılar oldu!. “Birinci” şeklin, çok hatalı, hatta yanlış olduğunu anlamam çok yıllarımı aldı; artık mümkün olduğunca “bu çirkin ve gazeteciye, yazara yakışmayan üslûptan” kaçıyorum! “Üçüncü” şekil; henüz “Türk okuyucusunun tam tercihi” değil!.. Okuyucular içinde, “bu üslûbu tercih edenler var, ama sayıları az!..” Ne var ki, “giderek” sayılarının arttığını söyleyebilirim!. “İkinci şekil”; bugünün okuyucusu için “uygun!.” Okuyucu “hem polemik ihtiyacını karşılıyor”, hem de “belirli bir seviyenin altına düşmeyen”, kırıcı olmayan, insanları yaralamayan bir yazıyı okumanın rahatlığını ve huzurunu yaşıyor!. Kişiliklere dönük hakaretlerle, aşağılayıcı sözlerle dolu yazıları ya da konuşmaları dinlerken, “kem söz sahiplerinin” kendilerini neden böyle “küçültmeye çalıştıklarını” anlamaya çalışıyorum!. Diyelim ki, “kendini ispata çalışan” ve “yanlış yolda olduklarını bilmeyen” gençler “bu üslûba heves edebilirler” ama ya “kırk yılın” anlı-şanlı gazetecileri, yazarları, yorumcuları? Bilmem ki, “bu tablo için” psikologlar ne diyorlar; “ilgilenen” bir uzman anlatsa da anlasak!.. Ortega kazanılmalı!.. Futbol sahalarımızda oynanan futbola bakarsak, ne yazık ki “geçen yıllara göre” çıtayı epey indirdiğimizi hemen görürüz!. Galatasaray’ın da, Fenerbahçe’nin de hali meydanda... Beşiktaş, Lucescu’nun elinde, “futbolundaki çıtayı yükseltmeye değil”, rakiplerini geçmeye göre ayarlanıyor!. Gençlerbirliği, Denizlispor ve Malatyaspor’daki parıltıların kalıcı olup olmayacağı henüz belli değil!.. Trabzonspor ve Gaziantepspor ise hâl⠓eski günlerini arıyorlar!..” Takımlarımızdaki futbolun hâli böyle olunca, bir futbolsever için, tabii “fanatik değilse”, maça gitmek ya da TV başına oturmak bakımından geriye kalıyor “keyifle seyredilecek futbolcuların olması!.” Sahalarımızda “bu tip oyuncu sayısı” da giderek azaldı; şu anda ancak “parmakla gösterilecek” kadar varlar!.. “Ortega” onlardan biri ve belki de birincisi ama, biz onu kaçırmak için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz; yöneticisiyle, teknik adamıyla, spor yazarı ve futbol yorumcusuyla, spor sayfaları ve spor ekranlarıyla... “İçine kapanık”, bu sebeple “öfkesi ve tepkileri abartılı olabilen”, bunu da geçmişinde gösteren bu “büyük” yıldıza “onun bizi anlaması, bizim de onu anlamamız” için şans tanımadık!. Tıpkı Hagi’nin “ilk geldiği haftalardaki” gibi!.. Hagi, “dışa dönük” ve “bize yakın” bir insandı; “kendisini yok etmek isteyen dişlileri” kırdı! Ortega bunu yapamadı, yapamıyor; öyleyse ona yardım ve destek gerek!. Fenerbahçeli futbolcuların “Ortega’ya destek olma kararını” alkışlıyorum ve temenni ediyorum ki; samimidirler ve sonuna kadar sözlerinde dururlar!.. Evet, Ortega bugüne kadar “kendisinden bekleneni vermedi”, veremedi; ama açıkça söylememiz gerekirse, “vermesi için” de bugüne kadar bizler ne yaptık? Nasıl onaracağız? 13 yaşında küçük bir kız çocuğu... 9 yaşında atletizme başlamış... Şu anda harika dereceler yapıyor... “Dünya Yıldızlar Şampiyonası baraj derecesini” param parça etmiş... Bir iki ayda kırdığı Türkiye rekoru sayısı 6’yı bulmuş... Bu yaşta A milli takımına çağrılmış... Hocaları diyor ki; “400 metrede Süreyya Ayhan’a 5 metre fark atar!..” Fenerbahçe Kulübü’nde lisanslı!.. Koskoca Fenerbahçe Kulübü’nün “bu küçük şampiyona” verebildiği aylık “sadece” 70 milyon lira!.. Evet, yanlış okumadınız “70 milyon lira!..” Ecem Onaran, “bu para ile” bir sporcu için gerekli olan kaloriyi alacağı şekilde beslenecek, antrenmanlara gidip gelecek, giyinecek, vs... vs... Yooo... “Ortega için 22 milyon doları kasasından çıkaran” bir kulübün, “yarının belki de Dünya rekortmeni ve şampiyonu olacak” küçük Ecem’e “70 milyon lira verebilmesine” dikkat çekerek, “seviyesi düşük” bir polemiğe kapı açacak değilim!. Benim amacım, “3 büyük kulübümüz başta olmak üzere”, kulüplerimizin “futbol dışındaki branşlara” nasıl baktıklarını ortaya koymaktır!. “Süreyya Ayhan’ı kapı önüne koyan” bir kulübün, Ecem Onaran’a “70 milyon lira vermesi” de “gene” bir şeydir!. 6 bin amatör kulübe “kulüp başına yılda 30 milyon lira bile tutmayan” bir yardım yapabileceğini ortaya koyan bütçesi ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün de “dişe dokunur bir şeyler yapamayacağını” bildiğimizden, iktidarlara, siyasetçilere, “spordan sorumlu bakanlara” bıkıp usanmadan diyoruz ki: “Şu topal sponsorluk kanununu değiştirin, geliştirin, ayaklarının üzerine sağlam basacak hale getirin!.” Getirin ki; “Ecem Onaran’lar bugünden Amerika’daki gibi, Avrupa’daki gibi sponsorlar bulsunlar” ve dünya şeref kürsülerine doğru “şimdiden” yola çıksınlar!.. Cevap!.. Sevgili kardeşim Hıncal Uluç, “sayısını artık unuttuğum” bir tekrarı, bir vesile ile “gene” yazı vermiş; “Nedenini bir türlü anlamadığım bir şekilde Halûk Ulusoy’un avukatlığı üstlenen Öcal ağabeyim...” Aslında, “defalarca” yazmama ve açıklamama rağmen, “Ulusoy’un avukatlığı” nitelemesini yapmasının ve “bu kadar çok” tekrarlamasının sebebi, acaba, “şu” olabilir mi: “Halûk Ulusoy’un avukatlığını üstlenmediğimi, bunu da hiçbir zaman yapmayacağımı, benim sadece gerçeklerden ve doğrulardan yana olduğumu, inandığım doğruları yazmaktan vazgeçmediğimi ve vazgeçmeyeceğimi, Ulusoy meselesinde de ‘yazdığım konularda’ doğruların ve gerçeklerin yanında olduğumu, Ulusoy’u sadece maç naklen yayınları ve havuz konusunda doğruyu cesaretle yaptığı ve Anadolu kulüplerinin haklarını İstanbul’un üç büyüklerine yedirmediği için alkışladığımı, kendisinin ‘Alaaddin Çakıcı olayını’ tek taraflı yorumladığını ve yorumlamaya devam ettiğini, benim bu olaya başka yönlerden de baktığımı ve ‘insancıl yaklaştığımı’ çok iyi bildiğinden ve bu konularda ‘öz eleştiri yapmayı’ bir türlü kendine yediremediğinden, bana ‘yanlış yaptım’ dedirtmeye ve ‘kendi görüşlerine iştirak etmemi sağlamaya’ mı çalışıyor?.” Tek tek yazmama gerek yok; Ulusoy’u “yanlış yaptığına inandığım konularda” nasıl eleştirdiğimi gösteren yazılarım Türkiye Gazetesi arşivlerinde duruyor!. Sevgili Hıncal “eleştiri üslûbumu beğenmiyor” olabilir; saygı duyarım... Ama bu sütunumdaki “Üslûp üzerine düşünceler” yazımı okursa, “üslûp bakımından” hangi yolu, “neden seçtiğimi” çok iyi anlayacaktır!.. Ulusoy “babamın oğlu değil”; üstelik bugüne kadar yanlış hatırlamıyorsam “tanıştırıldığımız” bir toplantıda el sıkıştık ve bir defa da “o telefonla aradı, konuştuk”, o kadar!.. Onun ötesinde Halûk Ulusoy ile başka ne görüşmem, ne sohbetim, ne de “merhabam” oldu!. Neden avukatlığını yapayım? Hep yazacağım!.. Süper Ligin ikinci yarısı başlıyor... Hoş “yeni moda”, artık bu yarının ilk maçları “ilk yarı sonuna eklendi” ama biz gene de ‘ikinci yarı başlıyor’ diyoruz; alışkanlık!.. Herkes birbirine soruyor: “Açık ara önde olan Beşiktaş işi bitirdi mi? Galatasaray Beşiktaş’ı geçebilir mi? Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi’ne katılma hakkını elde edebilir mi? Gençlerbirliği bir sürpriz yapabilir mi?” Futbol bu... Hem de “3 puanlı” bir ligde her şey olabilir.. Bana cazip gelen “Gençlerbirliği’nin bir sürpriz yapması!..” Ne güzel olur ama!... “Onun ötesinde”, benim derdim başka... Ben kavgasız, küfürsüz, adam çiğnemesiz ve “hakemlerin rahat bırakıldığı” bir lig istiyorum!.. “Futbolcunun yaptığı hareketi mi tartışmamız lazım; yoksa hakemin verdiği kararı mı?” sorusunun artık “çok önemli” bir kaç istisna dışında, spor sayfalarımızda ve spor ekranlarımızda “elbette futbolcunun hareketi tartışılmalı” şeklindeki “doğru” cevabını bulmasını ve gereğinin bu cevaba göre yapılmasını istiyorum!. Biz “kolaycılığı” ve “kulüpçülüğü” seçtiğimizden, Fatih Akyel’in yaptığı yerine, Ali Aydın’ın yaptığını tartışmayı tercih ediyoruz!. Zira, elimizin altında “hazır” malzeme var; “Al ileri, gel geri” diye diye Ali Aydın’ın çıkardığı kartın ıcığını cıcığını çıkarmak kolay... Üstelik hakemler için “ne dersen de” ve “ne yaparsan yap” kimsenin umurunda değil; Federasyonun ve Merkez Hakem Komitesi’nin bile.. Ama, “futbolcuyu tartıştın mı”, kulüpler, yöneticiler, taraftarlar, fanatikler, hatta “meslektaşların” karşında tam siper!.. Üstelik, “Fatih Akyel’in bundan önceki maçlarda yaptığı benzer hareketleri ve aldığı cezalari” programa getirmek için “uzun bir arşiv araştırması da yapmak gerek”; kim uğraşacak? Hele programa bir mentör, bir psikolog getirip, onları “agresif hareketleri devamlı yapan” futbolcular hakkında “örneklerle” konuşturmaya kim cesaret edebilir; ya kulüpler, patronlara şikayet ederlerse, ya taraftarlar tepki koyarlarsa?. Art arda iki sorum var: “Hakem kararları” yerine “bunları tartışmaya başlasak”, acaba sahalarımızda işlenen ve devamlılık gösteren suçlar azalmaya başlamaz mı? Ne dersiniz; yoksa azalmasını istemiyor muyuz? Fark!... Sevgili Şirin Berber soruyor: “Öcal abim, ‘Trabzonspor iyi yolda’ diyor, acaba Galatasaray’ın puan cetvelindeki yeri de altıncılık olsaydı, böyle yazar mıydı?” Olaya baktığı pencereden baktığımızda, sevgili Şirin haklı, hem de çok haklı!.. Ama ben artık, “kulüplerimize” sadece ve sadece “futbol takımının oynadığı maçların ve aldığı puanların göründüğü” pencereden bakmıyorum!. Çok iyi bilir, çok da konuşmuştuk; “Galatasaray şampiyonlukları peş peşe kazanır ve hatta UEFA Kupası’na uzanırken”, Galatasaray için “çok ağır eleştiriler” yazıyor; “kulüp batıyor” diyordum!. Ayrıca, “futbol takımı penceresinden baksaydım” da, Trabzonspor için belki de “gene” aynı şeyleri yazabilirdim: Zira, Trabzonspor’un bir Mehmet Ali Yılmaz dönemi var ki ve Özkan Sümer’in devraldığı öyle bir miras var ki, bugün “onlarca milyon dolarlar borçlanarak” dev kadrolar kuran Fenerbahçe’lerin, Galatasaray’ların biraz arkasında “altıncı ise” ve “yukarılara doğru yükselme sinyalleri verebiliyorsa”, buna “kötü gidiyor” demem mümkün değil!.. Ama... Şampiyonluk üstüne şampiyonluk alıp, UEFA ve Süper Kupaları kazanıp, sonra da “Süper Ligin altıncı sıralarına düşseydi” Galatasaray; elbette “kötü, hem de çok kötü gidiyor” diye yazacaktık!. Nitekim, “ikinci sırada olmasına rağmen” de yazıp geliyoruz!. “İyi ya da kötü” tercihi, izafidir ve “tercih” büyük ölçüde “nereden nereye” sorusunun cevabında gizlidir!.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT