BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > ‘İyi cild’in hikâyesi

‘İyi cild’in hikâyesi

Klasik cild sanatının ustalarından Rafet Güngör “Cild, adı üzerinde cildden yapılır. Derinin iyisi ne kuzudan ne de ceylandan çıkar. Eserinin bin yıl yaşamasını isteyen eşek derisi arar” diyor.



Yıllar önce, de ki 950'ler filan... Eyüp'ün mahalle mekteblerinden birinde elişi öğretmeni çocukların yakıştırıp, yapıştırdıkları ödevlere bakıyor. Kimi karton ev, kimi tahta kayık yapmış öğüne gerine sıra bekliyor. Rafet ise elceğiziyle cildlediği bir kitabı ürke korka muallim efendinin önüne koyuyor. İş çok mu güzel orasını bilmiyoruz ama öğretmen çok güzel bir şey yapıyor, ona "aferin" diyor ve "âlâ" not veriyor. İşte, klasik cild sanatının en büyük ustalarından Rafet Güngör o günden sonra kitaplarla "daha bir" haşır neşir oluyor. İyi ama iş merakla bitmiyor ki, biraz da rüzgarın sizi arkalaması gerek. Rafet Beyin işi rast geliyor, kendini hiç ummadığı bir anda Süleymaniye Kütüphanesi'nde buluyor. İslâm Seçen, Emin Barın, Şevket Rado, Hattat Hamid gibi üstadların himayesinde mukavva kesip, deri germeye başlıyor. Rafet usta o günleri hatırlayınca bir hoş oluyor. Uzun uzun içini çekip "hey gidi" diyor, "hocalarım beni nasıl teşvik ettiler anlatamam. 'Cildçi dediğin hat, ebru, tezhib de bilmeli' dediler ve her imkanı önüme serdiler. Onların yanında ne çok şey öğrendiğimi ne zaman anladım biliyor musun hocalarım Portekiz'e gidip de bir başıma kalınca." -Portekiz'e mi? Niye? -Ünlü Gülbankyan kütüphanesindeki Osmanlı eserlerini kurtarmaya. -Osmanlı eserlerinin Portekiz'de işi ne? -Varmış işte. Rafet usta geçiştiriyor ama durun ben size hadiseyi anlatayım. Gülbenkyan'ı duymuşsundur. Hani imparatorluğun petrol gelirlerinden pay alan Sivaslı Ermeni... Bu adam bir aralar deli para kazanıyor ama çar çur etmiyor. Halep'ten, Musul'dan, Edirne'den, Konya'dan ve tabiiki İstanbul'dan binlerle el yazması topluyor. Kitaplar konaklara sığmaz olunca devrin Başbakanı İnönü'ye çıkıyor ve usulünce "bana izin verin Saraçhane'de bir kitap müzesi kurayım" diyor. İnönü bu teklife inanılmaz bir tepki gösteriyor "eğer bu kitapları müzelere koyacak olsa idik harf inkilabını yapmazdık" diyor. Gülbenkyan fırsatı kaçırmıyor, bu kez kitaplarını yurtdışına çıkarmak için müsaade istiyor. Milli şefimiz elbette "n'aparsan yap" demiyor ama öyle demeye getiriyor. Halbuki Portekiz Devlet Başkanı Salazar n’apıyor? Gülbenkyan'ı ülkesine davet ediyor ve dünyanın en orjinal kitap müzesi Lizbon'a kuruluveriyor. Rafet Usta konuyu değiştirmek için "biliyor musun" diyor, "Süleymaniye dünyanın üçüncü büyük kütüphanesi. Sadece Osmanlılar'dan değil, Selçuklular'dan, Memluklar'dan ve Safeviler'den kalma nadide eserlerle dolu. Bunların bakımı ve onarımı çok ciddi bir iş ama ne yazık ki Kültür Bakanlığı bir kitap hastahanesi kuramadı. -Venedik te bir kitap hastahanesi olduğunu duymuştum. -Şimdi heryerde var. Bakın bir ara Hafız Esad, İstanbul'dan bir kitap uzmanı istemişti, beni yolladılar. Şam'a gittim, emrime nefis bir atölye ve işe hevesli 20 genç verdiler. Onlarla birlikte İbn-i Asakir'in, Muhyiddin-i Arabi'nin eserlerini ve Selahattin Eyyûbi'inin Kaside-i Bürde'sini kurtardık, sapasağlam ortaya çıkardık. -Kaside-i bürde İmâm-ı Busayrî'nin değil miydi? -Bunu soracağını biliyordum. Eyyûbilerde öyle her önüne gelen sultan olamıyor, yönetimi ele alacak adamı ulemanın huzuruna çıkarıyor, inceden inceye imtihan ediyorlar. Bu imtihanın değişmeyen bir sorusu var... -Neymiş o beylik soru? -"Kaside-i Bürde'yi ezberden oku ve yaz!" Mâlum kaside-i bürde sıradan bir şiir değil, içinde hukuk, askerlik ve yönetime dair nasihatler bulunan bir ilimler manzumesi... -Ezbere yazabilmiş mi bari? -Yazmış ki önümüze koydular, "haydi bunu cildleyin" buyurdular. Birlikte çalıştığımız gençler beni hâlâ arar, hatırımı sorarlar. Kimi Abu Dabi'de Müze müdürü oldu, kimi Bayreyn'de kurs açtı. -Peki bizim gençlerimizin ilgisi nasıl? -Aslında adettendir, sanat sahibleri "yeniyetmelerin umursamazlığından" yakınırlar. Ben aksini iddia ediyorum. Gençler şark sanatlarına çok meraklı. Mesela oğlum Selim Sani, Mimar Sinan Üniversitesi'nde "Kitap Resterasyonu" okuyor. Bu bölümü bilerek ve isteyerek seçti. Bu çocuklara devletimiz önayak olmalı. Düşünün Bulgaristan bile kitap hastahanesi kurdu, bizden okkayla aldıkları arşivden mükemmel kütüphaneler çıkardılar. Biz de acilen hastahane açmalı, patoloji ve müccelid servislerini hizmete sokmalıyız. Her işin acemiliği olur, bunun olmaz. Tarihi kitap bir kere onarılır. Düşünebiliyor musun, Hazret-i Osman'ın şehid olurken okuduğu Kur'an-ı kerimi önünüze koymuşlar. Hata yaparsanız sizi bağışlamazlar. -Sanırım o Kur'an-ı kerimi onaranlardan biri de sizsiniz. -Onarmakla şereflendim diyeyim. Ardından İsmet Hoca bizi Başbakanlık Arşivi'ne aldı ve tam 10 yıl fermanları, beratları kurtardık. -Klasik bir soru sorayım, cildçilik ilk kez ne zaman başladı? İnsanoğlu kalemi ne zaman eline aldıysa... Ancak cilt sanatına Müslümanlar çok şey katıyor. Zira inananlar Kur'an-ı kerime anlatılmaz muhabbet besliyorlar. İlmi eserlere fevkalade hürmet gösteriyor belden aşağı indirmiyorlar. Bırakın kağıdı, kalemi, mürekkebi bile el üstünde tutuyorlar. -Mürekkebi bile öyle mi? -O devirde orak böceğini topluyor (bu böcekler çok çabuk büyür ve patlayıp ölürler. Kanları felaket boyayıcıdır) bunları asma özsuyu (hani bağ ağladı derler ya) ve bir nevi şekerle karıştırıp mürekkeb yapıyorlar ama en kıymetlisi hacı mürekkebi. Bir hattata bir hokkacık hacı mürekkebi getir, adam seni hayatı boyunca unutamıyor. -Hacı mürekkebi de ne? -Şöyle diyeyim Süleymaniye Camisinin kubbe odacıklarında biriken isler, Arabzamkı ve damıtılmış su ile küçük fıçılara konur surre alayındaki develerin boynuna bağlanır. Düşün deve aylarca gider, aylarca gelir. Fıçıda çalkalanan karışım emsalsiz bir mürekkep olur. Yani müminleri ibadet ederken aydınlatan kandillerin isleri, lebbeyk sâdâları ile çalkalanır ve mükerrem Mekke ile münevver Medine'den feyz ve bereket imbikleyip mürekkep olur. Eh mürekkebin böylesi ile hattın sultanı yazılmalıdır. Kusura bakma mevzu yazıya kaydı ama cildçi hattan, kitaptan da anlamalı. Zira bir lûgatla, tefsir kitabına aynı cildi yapamazsın. Tutup da 15.yy. Memlûk eserine Barok tarzı bir cilt yaparsan kitabı katlettin demektir. Yine Farsça yazılmış bir kitaba, safevi cildi yakıştırmalısın. Sadece motifler değil cildin rengi, malzemesi de esere uygun olmalı. Tarih mi, coğrafya mı, şiir mi, bakan karşıdan tanımalı. Kur'an-ı kerimler sertapları miklapları ile farklıdır. Üzerlerine şemseler, köşebendler yapılmalı ve abdestli tutmanızı emreden ayetler kazınmalı. -Gelelim malzemeye -Adı üzerine cilt. Bu işin en önemli malzemesi deri. Derinin şahı ne kuzudan, ne ceylandan çıkar. Eserinin bin yıl yaşamasını istiyen ustalar eşek derisi ararlar. Özellikle Musullular şahane deri boyar, soğan, ceviz kabuğu, meşe palamudu ve nardan çok tatlı renkler çıkarırlar. -Fabrikasyon deriyle cild olmaz mı? -Suni boyalarla boyanan deriler bize yaramaz. Onlarla asırlara dayanacak işler yapılamaz. Bakın ecdadımız kitap işini çok ciddiye almışlar. Diyarbakırlı bakırcılar cildçi ile birlikte çalışmış cildin boşluklarını ya da tümseklerini kıpkızıl bakır kaplamışlar. Ancak 18 yy itibaren yaşanan çöküş mimarimize olduğu gibi cildimize de tesir etmiş. Barok, Rokoko derken çivisi çıkmış. -Sorması ayıp cild fiyatları nerelerde dolanıyor? -Şimdi herşey fabrikasyon ama burada 5 milyona da, 500 milyona da cilt yapılıyor. Eğer sen altın kaplama istersen bedelini ödemelisin. Altının bile 14 ayarı var, 24 ayarı var. Seçme deriden ince ince zencirek çekilmiş bir iş ile, cild bezi gerilmiş düz mukavva aynı şey değil ki. -Bu sokağın turisti çok, nasıl ilgileniyorlar mı bari? -Geçen iki İspanyol bayan geldi "sizde nesih yazı yok mu" diye sordular. "Siz nesihi nereden biliyorsunuz" diye sordum. "Endülüs bitti ama içimizdeki Emevi yaşıyor" dediler, "sanat küllenir ama söndürülemez." -Satmaya kıyamadığınız cildler oluyor mu? -Olmaz mı. Biliyor musun burada her eser evladım gibidir. Geçen bir ahpabım eskicide bir cild görmüş, bunu yapsa yapsa Rafet Usta yapar demiş, satın almış. Tutup bana getirdi, bu takriben 20 yıl evvel bir dosta yaptığım ciltdi. Tuhaf oldum tabii. Anladığım kadarıyla 40 yıldır kitapla uğraşıyorsunuz, yorulmadınız mı? Ben bu işe sevdalıyım, bıkmıyorum, usanmıyorum, Allahü teâlâ güç kuvvet versin ölene kadar yapayım. Kitaba çocuk gibi bakacaksın Rafet ustaya göre kitabın dört düşmanı var. Sıcak, soğuk, rutubet ve böcek. Sıcak, soğuk ve rutubetten korumanın en basit yolu kitaplarınızı odanıza almaktan geçer. Yalnız kütüphanenin yaslanacağı duvar, sokağa değil içe bakmalı. Kitaplar iyi havalanmalı ama asla güneş almamalı. 2. Abdülhamid hanın eliyle yaptığı dolaplar ışık almaz ama içinde hissedilir bir hava akımı vardır. Kitabı böceklerden kurtarmanın tek yolu gaz odasına almaktır. Gaz, lavraları ve yumurtalar bile kurutur. Keşke bileklerimi keseydin Yıllar evvel emretmeye alışmış bir adamın kitabını onarmıştım. Önüne koydum hiç beğenmedi. Eski kitapların yaprak uçları cetvel gibi olmaz ama anlatamadım. Adam o kadar ters konuştu ve öyle çok ısrar etti ki ön yüzünü belli belirsiz traşlamak zorunda kaldım. Tam o sıra müdürümüz içeri girmesin mi. "Tarihi eserin traşlandığı nerede görülmüş" dedi, "keşke onları keseceğine benim bileklerimi keseydin". Beni o işe zorlayan adam birden değişti, suçlarcasına yüzüme bakmaya başladı. Ortada kalakaldım. İşte o gün bu gündür sahibinin dediğini değil, kitabın istediğini yaparım.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT